“Ben dobra insanım aklıma geleni söylerim kimse kusura bakmasın”
Dünya, birbirinin aynı insanlarla dolu tekdüze bir yer değil. Her insan ayrı bir hikâye, ayrı bir karakter, ayrı bir renk… Kimi bulunduğu ortama huzur verir, kimi varlığıyla insanın içini ısıtır. Kimi konuştuğunda düşündürür, kimi sustuğunda bile güven verir. Fakat ne yazık ki hayatın bu renkli mozaiğinde, insanın ruhunu yoran, ilişkileri tüketen ve birlikte yaşamayı zorlaştıran karakterlerle de karşılaşıyoruz.
Öyle insanlar var ki insan bazen kendi kendine sormadan edemiyor. Acaba insan olmakla, sadece yaşamak arasındaki farkı ne zaman unuttuk?
Önce her aklına geleni söylemeyi dürüstlük sananlardan başlayalım. Hani şu, “Ben dobra insanım, aklıma geleni söylerim, kimse kusura bakmasın” diyenler… Onlara göre kırıcı olmak bir karakter özelliği, düşünmeden konuşmak ise cesaret göstergesidir. Oysa dürüstlük, insanın aklına gelen her şeyi karşısındakinin yüzüne söylemesi değildir. Gerçek dürüstlük, söylenecek sözün de bir üslubu olduğunu bilmektir. Çünkü insanın ağzından çıkan her söz doğru olabilir ama her doğru, her şekilde söylenmek zorunda değildir. Nezaketi kaybetmiş bir doğruluk, çoğu zaman yalnızca kabalığın başka bir adıdır.
Bir de kendisini herkesten üstün görenler var. Bulundukları her ortamda en çok bilen, en doğru düşünen, en haklı olan hep kendileridir. Başkalarının fikirlerine tahammülleri yoktur. Bir başkası konuştuğunda dinlemek yerine cevap hazırlamayı tercih ederler. İnsanları küçümseyerek büyüdüklerini sanırlar. Oysa gerçek büyüklük, başkalarını küçük görmeden de büyük olabilmektir. Kibir, insanın kendisini olduğundan büyük gösterme çabasından başka bir şey değildir. Unuturlar ki insanı değerli kılan makamı, parası, bilgisi ya da unvanı değil; başkalarına nasıl davrandığıdır.
Hayatı kurallardan ibaret görenleri de unutmamak gerek. Her şey onların istediği gibi olacak, herkes onların belirlediği sınırlar içinde hareket edecek. Biraz esneklik, biraz anlayış, biraz spontane davranış onlar için neredeyse kabul edilemezdir. Sanki hayat yaşanmak için değil, sürekli denetlenmek için vardır. Oysa hayat bir yönetmelik kitabı değildir. Her anı planlayamaz, her insanı kendi kalıbımıza sığdıramayız. Bazen hayatın güzelliği, hiç hesapta olmayan bir anda saklıdır.
Gelelim iyiliği bile hesaba kitaba dökenlere… Birine yardım ederken bile karşılığında ne alacağını düşünen, yaptığı en küçük iyiliği yıllarca gündemde tutan insanlara… Onlar için iyilik, gönülden gelen bir davranış değil, ileride tahsil edilecek bir alacaktır. Bir gün mutlaka hatırlatılır: “Ben sana zamanında şunu yapmıştım!” Oysa gerçek iyilik, karşılığını beklemeden yapılabilendir. Bir insana uzatılan yardım eli, daha sonra onun boynuna asılacak bir borç senedine dönüşmemelidir. Çünkü iyilik, hesapla yapıldığında anlamını; sevgi, menfaatle ölçüldüğünde değerini kaybeder.
Elbette dünyanın kendi etrafında döndüğünü zannedenler… Onların hayatında başkalarına pek yer yoktur. Her konu kendileriyle başlar, kendileriyle biter. Başkalarının ne hissettiği, ne düşündüğü, ne yaşadığı çok da önemli değildir. Herkes onları anlamalı, herkes onların ihtiyaçlarına göre hareket etmelidir. Bir başkasının derdini dinlemek, onun mutluluğuna ortak olmak ya da gerektiğinde kendi isteklerinden vazgeçmek bu insanların dünyasında pek karşılık bulmaz. Çünkü empati, onların sözlüğünde çoğu zaman unutulmuş bir kelimedir.
Aslında bütün bu karakterlerin ortak bir noktası var. Kendilerinden başka insanları yeterince görememeleri…
Oysa insan olmak, yalnızca kendi hayatını yaşamak değildir. Bir başkasının kalbini incitmemeyi düşünmek, farklı fikirlere saygı göstermek, gerektiğinde susmayı bilmek, yapılan iyiliği başa kakmamak ve karşındaki insanın da en az senin kadar değerli olduğunu kabul etmektir.
Elbette herkesin karakteri farklı olacak. Herkes aynı düşünmeyecek, aynı konuşmayacak, aynı yaşam biçimini benimsemeyecek. Zaten hayatı güzel kılan da bu farklılıklar değil mi? Ancak farklı olmakla kırıcı olmak, kendine güvenmekle kibirlenmek, disiplinli olmakla baskıcı davranmak, iyilik yapmakla iyiliği borçlandırmak arasında büyük farklar var.
İnsan, karşılaştığı her karakterden bir şey öğreniyor. Kimi insana güvenmeyi, kimi mesafe koymayı, kimi sabretmeyi, kimi de artık ne olmak istemediğini öğretiyor.
Belki de hayatın en önemli sınavlarından biri, başkalarının yanlışlarıyla karşılaşırken kendi doğrularımızdan vazgeçmemektir. Kırıcı insanlara benzemeden konuşabilmek, kibirli insanların yanında tevazuyu koruyabilmek, çıkarcı insanların arasında karşılıksız iyilik yapabilmek…
Çünkü insanın gerçek karakteri, yalnızca kendisine iyi davrananlara karşı gösterdiği tavırda değil, kendisine hiçbir faydası dokunmayacak insanlara nasıl davrandığında da ortaya çıkar.
Sonuçta hepimiz bu dünyanın misafiriyiz. Ne makamımız kalıcı ne servetimiz ne de bugün kendimizi herkesten üstün görmemize neden olan özelliklerimiz… Geriye yalnızca insanlarda bıraktığımız izler kalacak.
Öyleyse biraz daha anlayışlı, biraz daha nazik, biraz daha vicdanlı olmayı deneyelim.
Çünkü dünya, kendisini herkesten üstün görenlerle değil, başkalarına kendilerini değerli hissettirenlerle güzelleşiyor.
İyi bir insan olmak, çok şey bilmekten değil, bildiklerini ve sahip olduklarını başkalarını incitmeden taşıyabilmekten geçiyor.
