
Kasım ayının kendine has bir güzelliği var. Her yer sarı, turuncu… Ağaçların yaprakları birer birer dökülüyor. Sokaklarda sonbaharın izleri, havada ise kışın soğukluğu hissediliyor. Sabah evden çıkarken üşüyor, akşam erkenden kararan havayla birlikte kendimizi biraz daha sessizliğe bırakıyoruz.
Sonbahar bana hep biraz hüznü hatırlatır. Dökülen yapraklar, boşalan dallar, serinleyen hava… Sanki doğa da bizim gibi bir şeylere veda ediyor. Her şey yavaşlıyor, insan biraz daha içine dönüyor. Geçmişi, yaşananları, özlediklerini düşünüyor.
Ama Kasım’ın hüznü bunlarla da sınırlı değil. Bu ayın içinde hepimizin yüreğine dokunan bir gün var: 10 Kasım…
Her yıl saatler 09.05’i gösterdiğinde zaman sanki yeniden duruyor. Siren sesleriyle birlikte herkes susuyor. Kimi gözlerini kapatıyor, kimi uzaklara dalıyor. Aradan yıllar geçse de Atatürk’ün aramızdan ayrıldığı o günün acısı hâlâ ilk günkü gibi içimizde.
Belki onu hiç görmedik, sesini hiç duymadık ama varlığını hep hissettik. Fotoğraflarına baktığımızda, adını duyduğumuzda içimizde tarifsiz bir duygu oluşuyor. Çünkü bazı insanlar vardır, hiç tanımasanız bile hayatınızda çok büyük bir yer edinir.
10 Kasım sadece bir anma günü değil, aynı zamanda büyük bir özlemin günü. Her yıl aynı saatte aynı duyguları yaşıyor, onu sevgi ve saygıyla anıyoruz.
Kasım böyle bir ay işte… Bir yanı sararan yaprakların güzelliği, diğer yanı kalbimize dokunan bir ayrılık. Doğa kışa hazırlanırken biz de biraz geçmişe dönüyoruz. Kaybettiklerimizi, özlediklerimizi ve artık yanımızda olmayanları hatırlıyoruz.
Belki de bu yüzden Kasım diğer aylardan biraz farklı. Hem güzel hem hüzünlü… Hem sonbaharın sonu hem de içimizde hiç bitmeyen bir özlemin başlangıcı.
Hoş geldin Kasım… Sarı yapraklarınla, serin havanla ve içimize bıraktığın o tarifsiz hüzünle…
