“İyi geçinmek iki kişinin kusursuz olmalarıyla değil, karşılıklı birbirinin kusurlarını hoşgörmekle olur.” Alexis de Tocqueville
İnsan ilişkilerinin en büyük yanılgılarından biri, karşımızdaki insandan kusursuzluk beklemektir. Sanki kendimiz hatasızmışız gibi başkalarının yanlışlarını büyütür, eksiklerini görür, bir sözünü, bir davranışını, bazen de yalnızca bizden farklı oluşunu mesele hâline getiririz. Oysa hayat dediğimiz şey, kusursuz insanların bir araya geldiği bir yolculuk değil; farklılıkları, eksiklikleri ve yanlışlarıyla birbirini anlamaya çalışan insanların ortak hikâyesidir.
İyi geçinmek, birbirinde kusur bulmamak değil, bulunan kusurlarla nasıl yaşanacağını bilmektir.
Her insanın bir huyu, bir mizacı, bir geçmişi ve kendine göre bir doğrusu vardır. Kimi çabuk öfkelenir, kimi içine kapanır. Kimi düşünmeden konuşur, kimi söylemesi gerekeni söylemekte gecikir. Kimi her şeyi ayrıntısıyla anlatır, kimi birkaç kelimeyle yetinir. Aynı evde yaşayan iki insanın bile hayata bakışı, olayları yorumlayışı ve beklentileri birbirinden farklı olabilir. Bu farklılıkları bir zenginlik olarak görmek varken, neden sürekli bir çatışma sebebine dönüştürüyoruz?
Belki de asıl mesele, karşımızdakinin kusurlarından çok, bizim o kusurlara karşı gösterdiğimiz tahammülsüzlüktür.
Hoşgörü, her şeyi kabul etmek değil; her farklılığı bir kavga sebebi saymamaktır. Bir insanın her düşüncesine katılmak zorunda değiliz. Her davranışını doğru bulmak, her sözüne hak vermek de zorunda değiliz. Ancak anlaşamadığımız her konuda ilişkimizi zedelemek, her hatada bir insanı bütünüyle gözden çıkarmak zorunda da değiliz.
Ne yazık ki günümüzde insanlar birbirini anlamaya çalışmaktan çok, birbirine haklılığını ispat etmeye çalışıyor. Tartışmalarda amaç gerçeğe ulaşmak değil, karşı tarafı susturmak oluyor. Özür dilemek zayıflık, alttan almak yenilgi, hoşgörülü davranmak ise çoğu zaman taviz vermek sanılıyor.
Oysa insan ilişkilerinde her tartışmayı kazanmak, bazen en değerli şeyi kaybetmek anlamına gelir. Haklı çıkarken gönül kırabilir, bir sözü ispat ederken yılların hatırını incitebiliriz. Sonunda elimizde haklılığımız kalır ama paylaşacak bir yakınlık bulamayabiliriz.
İlişkileri yaşatan şey, iki tarafın da gerektiğinde kendine dönüp bakabilmesi, kendi kusurunu görebilmesi ve karşısındakine de insan olma hakkı tanımasıdır.
Elbette her kusur görmezden gelinemez. Saygısızlık, sürekli incitmek, güveni kötüye kullanmak ya da zarar verici davranışlar hoşgörü adı altında normalleştirilemez. Çünkü hoşgörü, insanın kendinden vazgeçmesi değil; hem kendine hem başkasına insanlıkla yaklaşabilmesidir. Sınırlarımızı koruyarak da anlayışlı olabiliriz. Herkesin bizim gibi düşünmesini, bizim gibi konuşmasını, bizim gibi davranmasını beklemek, hayatı dar bir kalıba hapsetmektir. İnsanları olduğu gibi görmek, gerektiğinde yanlışlarını söylemek ama bunu kırmadan yapabilmek, işte gerçek incelik budur.
Hayat zaten yeterince zor.
İnsanların birbirine yük olduğu değil, birbirinin yükünü hafiflettiği ilişkilere ihtiyacımız var. Bir güzel sözün, zamanında gösterilen bir anlayışın, büyütülmeyen küçük bir hatanın bazen koca bir gönül kırgınlığını önleyebileceğini unutmamalıyız. İnsanları kusurları yüzünden hayatımızdan çıkarmakta acele etmeden önce, kendi kusurlarımızı da hatırlamalıyız. Zira insan ilişkilerinde asıl mesele, karşımızdakinin ne kadar kusurlu olduğu değil, birbirimizin kusurlarına rağmen ne kadar insan kalabildiğimizdir. Kusursuz insan arayan yalnız kalabilir; kusurlarıyla birlikte insanı sevmeyi öğrenen ise hayatın en büyük zenginliğine kavuşabilir.
