"Yine mi aynı başlık, yine mi aynız yazı!..; dediğinizi duyar gibiyim...
Ama n'olursunuz,bugünkü yazımı sabırla vakit ayırarak baştan sona okuyun..
Zaruret hasıl olduğunda, gördüğüm lüzum üzerine bugün olduğu gibi bazen sıkça olarak yakın
geçmişte bu sütunlarda yayımlanan bazı yazılarımı güncelleyerek tekrar sizlere sunuyorum.
Bugünkü yazımda öyle bir yazı..
Son 6-7 yıllık zaman dilimi içerisinde bu sütunlarda ama farklı gazetelerde benzer başlık ve
içerikte yayımlanan yazılarımda gerçekten de suya sabuna pek dokunmadan ama üstü kapalı ima
yoluyla bir kısmı da adrese teslim ibretlik konuları kapsayan mesajlarımı sizlerle paylaşmıştım.
Öncelikle şunu hususu bilhassa belirtemekte yarar görüyorum. Yakın zamana kadar düşüncem
şuydu; Benim gibi doğma büyüme 52 yıldır Balıkesirli olan olan, 29 yılı aşan bir süredir
‘gazetecilik’ yapan, üstelik ‘zaruret hasıl olduğunda’ en azından bir süre ve de bazen ‘suya
sabuna dokunmadan’ yazabilme gereksinimini ‘manevi baskı’ olarak üzerinizde yoğun biçimde
hisseden ben, yani bu satırların yazarı Zikri Evner, elbette kafasını iki elinin arasına alıp saatlerce
ve hatta günlerce benim gibi düşünmek zorunda kalabiliyordu. O yüzden çoğu kez dönüp arkama
baktığımda, meslek yaşamımda o kadar çok şeyi tekrarlamak zorunda kaldığımı dolayısıyla
yazmak zorunda olduğumu anımsıyorum ve kendimce hayıflanıyorum. Ancak aslına bakarsanız, o
tekrarlar, aynı zamanda yaşamın devinim ve dönüşümünde yaşanan tekrarlar değil midir, zaman
değişse de bazen yaşananların değişmediğine hep aynı kaldığına şaşkınlıkla tanıklık etmiyor
muyuz, acaba? diye de düşünmekten kendimi bir türlü alamıyorum. Yaşanan sorunların yıllar
geçince değişse bile, o sorunların yerine yenilerinin geldiğini, eklendiğini, daha da büyüdüğünü,
devasa boyutlara geldiğini, dolayısıyla da o sorunlar yumağından bir türlü kurtulamadığımızı, o
sorunların maalesef kaderimizin ayrılmaz parçaları haline geldiğini görüyor ve yaşıyoruz. Elbette
ifade ettiklerimden dolayı ‘karamsar bir ruh hali’ içinde hiçbir sorunun çözülemediği sonucu
çıkartılmamalıdır. Sorunlara çözümler bulunmuş ama tümden ve kalıcı olarak o sorunların çoğu
maalesef çözülememiştir. Bir başka deyişle ifade etmek gerekirse ‘bir yeri yamarken başka bir
yer yırtılırsa haliyle yaptığınız yamayı kimseler görmez!’ Şeklindeki özdeyiş yerli yerine tam
oturmaktadır. Doğduğumuz, büyüdüğümüz, yaşadığımız diyar, Balıkesir’de öyle bir yer ki,
maalesef! Bir türlü bu memlekette ‘Ne yama tutuyor, ne de yırtık bitiyor!.’
Bu ahval ve şerait içinde Balıkesir’de her daim her ne şart içinde olursak olalım, ‘suya sabuna
dokunmadan yazan gazeteci mi olmak lazımdır, sorarım sizlere!.’
Makbulüne binaen konuşuyor, yazıyorum, kimse üzerine alıp da yanlış anlamasın! Ya da
anlarsa anlasın, üzerine alınsın. Bu saatten sonra umurumda değil artık, topunun çeşmeye
kadar yolu var, sizin anlayacağınız!.
Gerçi şimdiye kadar Balıkesir’de hiçbir kimse karşıma çıkıp da açıkça ‘sen bunu nasıl yazarsın,
senin haddine mi düşmüş, sana ne, sen kimsin?’ gibi sözlerle en azımdan yüzüme karşı herhangi
bir çıkışta bulunmadı, aleni biçimde tepki göstermedi. Dolaylı biçimde aracılar vasıtasıyla,
arkamdan gizlice ve sinsice böyle yapanlar olduysa bilemem ama en azından bugüne kadar ve
şimdilik durum budur!.
Balıkesir’de bazı gazetelerin ve gazetecilerin yağcılık ve eyyamcılık içinde davrandıklarına
bakıp, aldanmayın, kanmayın! Onların kısa vadeli hatta günübirlik gayet sığ hesaplarla suya
sabuna dokunmadan yazmaları dolayısıyla nemalanmaları sakın sizleri yanıltmasın!. Belki kısa,
belki de uzun vadede ama mutlaka, onların ve onlar gibilerinin arkasından nasıl teneke
çaldıklarını hep birlikte görüp, ibretle izleyeceğiz, İnşallah!.

O nedenle bazen zaruret hasıl olduğunda, ama yine de fincanlı katırlarını ürküteceğinden en
azından ‘şimdilik kaydıyla’ yazmamam gerektiğinde, yani ‘suya sabuna dokunmadan’ yazmak
gerektiğinde ‘ne yazayım o zaman’ diye düşündüğümde, ne yazacağımı eğer sizlere soracak
olursam ne dersiniz, bana ne yapmam, ne yazmam gerektiğine önerileri getirebilir misiniz? Diye
sormak isterim..
Şakası, ironisi bir yana, aslına bakarsanız, birileri hep derler ya; ‘Sen de ben de hepimiz aynı
gemideyiz, sen ocu, ben de bucu olsam ne yazar, gemi battığında, ikimizde boğuluruz, birimiz
kurtulmaz ki!’ demiyorlar mı, diyorlar elbette..
Böyle diyenlere karşılık ben de onlara şu yanıtı veriyorum; Gemi su alırken, ben ve benim gibiler
ne olacak halimiz derken, sen havaya bakıp sürekli olarak iyimser biçimde gülümser,
söylediklerimi işitmez, tepki vermez, bir biçimde yaşayıp gidersen, ne olur, yaptığın ne kadar
doğru olur, uyarılarıma kulak asmadığın için ikimizde cumburlop suyun dibini boylarız, öyle
değil mi?.
O halde ‘batan geminin malları mı olmak lazım’ yoksa ‘delikleri tıkamak için gayretle çalışmak
mı gerekir?’ Kimse yanlış anlamasın, bugün ‘suya sabuna dokunmadan’ nasıl ve neler yazılabilir,
üzerine bir şeyler yazmaya çalıştım. Ya da belki de kimileriniz, ‘suya sabuna dokunmadan’
yazmak demeyebilir de, öyle kör, sağır, dilsiz, etkisiz, tepkisiz olmaktansa ‘Allah canımızı alsın
daha iyi değil mi?’ diye düşünebilir!.
O mantıktan hareket edildiğinde ise ‘ölüler gibi yaşamaktansa dosdoğru ölmek daha doğru
olmaz mı?’ sorusu akla gelebilir! Neyse yazımın başından beri ‘suya sabuna dokunmamaya
çalıştım ama yine olmadı’ sanırım!.
Aslında ‘su da, sabun da iyidir, çünkü onlar sayesinde temizlenir kirler, pisler, pasaklar!.’
Başta da belirttiğim gibi;artık suya sabuna dokunmadan yazmak mümkün görünmemektedir!..