Zamanın bu kadar hızlı aktığını gerçekten hissediyor muyuz, yoksa bunu sadece iyi bir mazeret olarak mı kullanıyoruz? Bugünün en yaygın cümlesi neredeyse herkesin diline yerleşmiş durumda: “Zamanım yok.” Bu söz artık bir alışkanlığa dönüştü. Üstelik öyle yaygınlaştı ki, insanın en yakınlarına bile ulaşamamasını açıklayan sıradan bir gerekçe haline geldi.
Oysa çok değil, birkaç on yıl önce hayatın ritmi bambaşkaydı. İnsanlar yine çalışıyordu, yine yoruluyordu ama “zaman” bu kadar kıt değildi. Akşam olunca kapılar kapanmaz, sohbetler başlardı. Komşuluk vardı, hal hatır sormak vardı. En önemlisi, insanlar birbirine gerçekten vakit ayırıyordu. Telefon yoktu belki ama ses vardı, yüz vardı, temas vardı. Anneyi aramak bir görev değil, hayatın doğal akışıydı.
Bugüne geldiğimizde ise teknolojinin sağladığı hız, hayatın her alanına yayıldı ama garip bir şekilde insan ilişkilerini yavaşlatmak yerine neredeyse durma noktasına getirdi. Herkes bir yerlere yetişme telaşında. Sürekli akan bir bilgi trafiği, bitmeyen mesajlar, sosyal medya, iş baskısı… Gün 24 saat ama yetmiyor deniyor. Gerçekten yetmiyor mu, yoksa öncelikler mi değişti?
Asıl mesele burada başlıyor. Çünkü zaman aslında aynı zaman. Değişen, bizim onu nasıl kullandığımız. Eskiden insanlar sınırlı imkânlarla daha fazla “insan” kalabilirken, bugün sınırsız imkânlarla yalnızlaşan bir toplum ortaya çıktı. Bir annenin sesini duymak için birkaç dakikayı ayıramayan ama saatlerce ekran karşısında kalabilen bir insan tipi oluştu.
Bu durum sadece bireysel değil, toplumsal bir dönüşümün sonucu. Hızlı yaşamak bir zorunluluk gibi sunuluyor. Sürekli üretmek, sürekli tüketmek, sürekli meşgul olmak… Boş kalmak neredeyse suç gibi görülüyor. Oysa insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey bazen durmak, bazen hatırlamak, bazen de bir “nasılsın” demek.
Zamanın hızlı geçmesi belki de çağın bir gerçeği. Ama “zamanım yok” demek, çoğu zaman bir tercih. Kime, neye vakit ayırdığımız bizim kararımız. Eğer bir insan annesini arayamıyorsa, mesele zaman değil, önceliktir.
Belki de yeniden düşünmek gerekiyor: Gerçekten bu kadar meşgul müyüz, yoksa hayatı kaçıracak kadar oyalanıyor muyuz?
–*-*-*
SÜREKLİ OLUMSUZ DÜŞÜNEN SOSYAL MEDYACILAR
İnternet dünyası, bilgiye ulaşmanın en hızlı yolu olmasının yanı sıra, insan psikolojisinin en karanlık köşelerinin de sergilendiği devasa bir sahne haline geldi. Bir haberin altında, bir videonun yorumlarında ya da sosyal medya paylaşımlarında, konudan bağımsız olarak sürekli olumsuzluk kusan, saldıran veya yıkıcı eleştiriler yapan bir kitle var.
Peki, bu insanlar neden böyle davranıyor? Amaçları ne, sorunları ne? Gelin, bu dijital “trol” davranışının arka planına bakalım.
- Anonimlik ve Dijital Cesaret
İnternetin sunduğu en büyük “imkân”, kimliğini gizleyebilme (anonimlik) veya ekran arkasında olma güvenidir. Anonimlik, sosyal davranışları olumsuz yönde etkileyebilir ve siber zorbalığa yol açabilir. Gerçek hayatta yüzüne söyleyemeyecekleri sözleri, ekran arkasında klavye başında rahatça yazarlar. Bu, onlara sahte bir güç ve cesaret hissi verir.
- Olumsuzluk Yanlılığı ve “Doomscrolling”
İnsan beyni evrimsel olarak tehditlere odaklanmaya programlıdır. Olumsuzluk yanlılığı, insan beyninin tehdit odaklı çalışma biçimini ve etkilerini açıklar. Sürekli kötü haberlere maruz kalmak, insanları ‘doomscrolling’ (felaket kaydırması) adı verilen bir döngüye sokarak zihinsel sağlığı olumsuz etkileyebilir. Bu insanlar, aslında kendi kaygılarından kaçmak için olumsuzluk döngüsünün bir parçası haline gelirler.
- Dikkat Çekme ve Duygusal Boşalım İhtiyacı
Bazen olumsuz yorumlar, sadece ilgi çekme çabasıdır. Sosyal medyada sürekli olumsuz yorum yapanlar veya ‘oversharing’ yapanlar, genellikle dikkat çekme isteği veya duygusal boşalım ihtiyacı duyar. Sosyal medyada aşırı paylaşım (oversharing), kişisel sınırların aşılmasına ve hem sosyal algının hem de dijital kimliğin olumsuz etkilenmesine neden olabilir. Kişi, gerçek hayatta kendini ifade edemediği duyguları (öfke, kıskançlık, yalnızlık) dijital dünyada yansıtarak “duygusal boşalım” sağlar.
- Yankı Odaları ve Topluluk Etkisi
İnsanlar, kendileriyle aynı fikirde olan veya benzer olumsuzlukları paylaşan gruplarla yankı odaları (echo chambers) oluşturur. Sosyal medyada nefret dolu yorumlar paylaşanlar, genellikle yankı odalarında (yankı odaları, benzer fikirdeki insanların bir araya gelmesi) bir araya gelerek birbirini destekler. Eğer birine 10 kişi olumsuz yorum yapıyorsa, 11. kişi de bu gruba katılmaktan çekinmez.
- “Trol” Davranışı ve Amacı
Troller, muhatap aldıkları kişileri kışkırtmak, galeyana getirmek, kızdırmak ve üzmek gibi olumsuz tepki ve duyguları uyandırmak amacıyla çeşitli paylaşım ve yorumlar da bulunur. Bu kişilerin amacı genellikle bir tartışma başlatmak, karşı tarafı sinirlendirmek ve bu durumdan zevk almaktır. Sürekli olumsuz yorum yapan troller, dikkat çekmek ve tepki almak için hareket ederler, bu yüzden onlara yanıt vermek istedikleri dikkati vermek anlamına gelir.
-*-*-
AYI OYNAR, PARAYI AYIYI OYNATAN TOPLAR
Geçtiğimiz günlerde tabelacı Metin’e uğradım. Uzun yıllara dayanan dostlukların en güzel tarafı, sohbetin bir yerinde beklenmedik cümlelerin hayatın özeti gibi karşınıza çıkmasıdır. O gün de öyle oldu. Laf lafı açtı, eski günlere gittik ve Metin bir anda o cümleyi kurdu: “Ayı oynar, parayı ayıyı oynatan toplar.”
Bir an durdum. Basit gibi görünen ama içine bakıldığında epey derin anlamlar barındıran bir söz. Zaten bizim çocukluğumuz da biraz böyleydi; görünen başka, gerçekte olan başkaydı.
Mahalle aralarında gezinen ayı oynatanları hatırlıyorum. Sokaklar o günlerde daha canlıydı, daha sahiciydi. Bir gün ansızın köşeden bir ses yükselirdi, çocuklar koşarak peşine takılırdı. Biz de korka korka yaklaşırdık. Ayının büyüklüğü ürkütürdü ama yaptığı hareketler de bir o kadar ilgimizi çekerdi. Korkuyla merak arasında gidip gelen bir duyguydu bu.
Annemizin verdiği birkaç kuruşu, ayıyı oynatanın yanındaki yardımcının uzattığı kaba bırakırdık. Biz o an sadece ayıyı izlerdik. Oysa şimdi geriye dönüp bakınca, sahnenin asıl kazananının kim olduğu çok daha net görünüyor.
O yıllarda hayvan hakları diye bir kavram ya yoktu ya da bizim dünyamıza hiç uğramamıştı. Ayıların nasıl eğitildiğine dair anlatılanlar kulaktan kulağa dolaşırdı. Ayaklarının altına kızgın teneke konulduğu, acıyla o hareketleri öğrenmek zorunda kaldıkları söylenirdi. Çocuk aklıyla tam kavrayamazdık ama içimizde bir huzursuzluk da olurdu.
Bugün ise zaman değişti. Artık o görüntüler yok. Ayılar doğada, olması gerektiği gibi özgür. Kanunlar da, toplumun vicdanı da buna izin vermiyor. Eskinin o “eğlence” anlayışı yerini daha bilinçli bir bakışa bıraktı.
Ama Metin’in söylediği söz, sadece o günlerin hatırası değil. Bugünün dünyasına da fazlasıyla dokunuyor.
“Ayı oynar, parayı ayıyı oynatan toplar.”
Hayatın pek çok alanında bu düzen değişmiş değil. Sahne önünde olanlar, ter dökenler, risk alanlar çoğu zaman sadece görünür olur. Asıl kazanç ise perde arkasında duran, ipleri elinde tutanlara gider. Emek ile kazanç arasındaki o dengesizlik, yıllar geçse de farklı biçimlerde karşımıza çıkmaya devam eder.
Sokakta oynayan ayının yerini bugün başka “oyunlar” aldı. Ama düzen aynı düzen. Gösteriyi yapan başka, kazanan başka.
Belki de Metin’in cümlesinin gücü buradan geliyor. Geçmişin bir görüntüsünden bugünün gerçeğine uzanan bir köprü kuruyor. Çocukluğumuzun o saf seyirci halinden çıkıp, hayatın nasıl işlediğini anlamaya başladığımız noktaya işaret ediyor.
Şimdi geriye dönüp baktığımda, o korkarak izlediğimiz ayının aslında en masum taraf olduğunu düşünüyorum. Çünkü o sadece kendisinden isteneni yapıyordu.
Asıl mesele, oyunu kuranlarda. Ve o oyunun kimlere ne kazandırdığını görebilmekte.



