Eskiden insanlar pazara fileyle gider, poşetler dolusu sebze meyveyle eve dönerdi. Şimdi ise aynı pazarda vatandaşın elinde küçük bir poşet, yüzünde ise büyük bir hesap var. Çünkü artık pazara gitmek yalnızca alışveriş yapmak değil, aynı zamanda bütçe hesabı yapmak anlamına geliyor.
Bugün herhangi bir semt pazarına çıktığınızda vatandaşın ilk sorduğu soru şu oluyor:
“Abi bunun kilosu ne kadar?”
Ardından kısa bir sessizlik…
Sonra çoğu zaman aynı cümle:
“Pahalıymış…”
Aslında pazardaki fiyatları sadece rakamlarla değerlendirmek eksik olur. Çünkü mesele artık yalnızca sebzenin, meyvenin fiyatı değil; insanların alım gücüdür. Bir emekli maaşıyla, asgari ücretle ya da dar gelirli bir ailenin bütçesi ile pazara çıkıldığında fiyatlar herkese farklı görünür.
Pazarcı da dertli, vatandaş da…
Bir yanda mazot fiyatları, gübre maliyetleri, nakliye giderleri ve üreticinin artan yükü var. Diğer yanda ise evine sağlıklı gıda götürmeye çalışan milyonlarca insanın geçim sıkıntısı…
Eskiden “mevsiminde ucuz olur” denilen ürünler bile artık cep yakıyor. Domatesin, biberin, kirazın ya da peynirin fiyatına bakan vatandaş çoğu zaman ihtiyacı kadar değil, bütçesinin yettiği kadar alışveriş yapıyor.
Özellikle emeklilerin hali pazarda daha net görülüyor. Tezgâhın önünde uzun uzun fiyat sorup sonra birkaç tane ürün alıp ayrılan insanlar artık günlük hayatın sıradan görüntüsü hâline geldi. Bazıları akşam saatini bekliyor. Çünkü pazar toplanırken fiyat biraz daha düşer umuduyla alışveriş yapmaya çalışıyor.
Bir başka gerçek ise israf konusu…
Eskiden sofralarda çeşit boldu. Şimdi insanlar meyveyi tane hesabıyla, sebzeyi gram hesabıyla alıyor. Çocuklarına canı çektiği her şeyi rahatça alamayan anne babaların iç sıkıntısını görmek için uzun analizlere gerek yok. Bir pazarı dolaşmak yeterli oluyor.
Ama tüm bunlara rağmen pazarda hâlâ başka bir sıcaklık vardır. Marketlerin soğuk raflarında bulunmayan bir samimiyet…
Pazarda yaşlı bir amcanın file taşıması, çocukların çileğe bakışı…
Hayatın gerçek yüzü biraz da pazarlarda görülür.
Pazar pahalı mı?
Evet, birçok üründe pahalı…
Ama asıl düşündürücü olan, insanların temel ihtiyaçlarını bile hesaba katarak almak zorunda kalmasıdır.
Çünkü mesele sadece fiyat etiketi değildir.
Mesele, vatandaşın geçim yükünün her geçen gün biraz daha ağırlaşmasıdır.
Artık insanlar pazardan dönerken yalnızca poşet taşımıyor;
geçim derdini de omuzlarında taşıyor.
MAYIS AYINDA NE YENİR?
Mayıs ayı sebze ve meyveleri
Mayıs ayı, doğanın yeniden nefes aldığı, toprağın cömertliğini sofralara taşıdığı en güzel zamanlardan biridir. Kışın ağır ve yorucu havası geride kalırken tezgâhlar yeşilin her tonuyla, mis kokulu meyvelerle ve tazeliğin verdiği enerjiyle dolup taşar. Aslında Mayıs sadece bir ay değil, aynı zamanda sağlıklı yaşamın da başlangıç kapısıdır.
Bugün pazarlara çıktığınızda insanın içini açan bir görüntüyle karşılaşıyorsunuz. Taptaze enginarlar, körpe baklalar, bezelyeler, semizotları ve kuşkonmazlar adeta “beni sofrana taşı” diye sesleniyor. Özellikle enginar tam bir şifa kaynağı. Karaciğer dostu olmasıyla bilinen bu eşsiz sebze, zeytinyağıyla buluştuğunda Mayıs sofralarının baş tacı oluyor.
Bakla ve bezelye ise baharın çocukluk hatıraları gibidir. Birçoğumuzun annesinin mutfağından gelen o mis gibi zeytinyağlı kokusunu hâlâ unutamadığı lezzetlerdir bunlar. Şimdi ise modern hayatın hızlı temposunda çoğu insan hazır gıdalara yönelse de mevsiminde çıkan sebzelerin yerini hiçbir şey dolduramıyor.
Semizotu da Mayıs ayının sessiz kahramanlarından biridir. Omega-3 bakımından oldukça zengin olan bu mütevazı bitki, yoğurtla birleştiğinde hem hafif hem de oldukça besleyici bir öğüne dönüşüyor. Kuşkonmaz ise son yıllarda sofralarda daha fazla yer bulmaya başladı. Antioksidan değeri yüksek olması nedeniyle özellikle sağlıklı yaşamı önemseyenlerin gözdesi hâline geldi.
Elbette Mayıs ayı sadece sebzelerle değil, meyveleriyle de gönülleri fethediyor. Çileğin kokusu bile insanın ruhunu değiştiriyor. Kahvaltıda, tatlıda ya da sadece sade haliyle bile Mayıs’ın en güzel armağanlarından biri oluyor. Yeşil erik ise tam anlamıyla baharın habercisi… Hele yanında biraz tuz varsa çocukluk günlerine kısa bir yolculuk kaçınılmaz oluyor.
Bir de yenidünya vardır… Bizim kuşağın “Malta eriği” diye bildiği o hafif mayhoş meyve. Mayıs sonuna doğru tezgâhlarda görünmeye başladığında yazın yaklaştığını hissedersiniz.
Aslında mesele sadece meyve ve sebze tüketmek değil. Mevsiminde beslenmek, doğanın ritmine ayak uydurmaktır. Hem sağlık açısından hem de ekonomik açıdan en doğru tercih budur. Serada aylarca büyütülmüş tatsız ürünler yerine, dalından yeni kopmuş doğal ürünleri tüketmek insanın bedenine de ruhuna da iyi gelir.
Bir başka önemli konu da yerel pazarların yaşatılmasıdır. Köylünün emeğiyle yetişen doğal ürünleri almak sadece sağlıklı beslenmek değil, aynı zamanda üreticiyi desteklemek anlamına da gelir. Çünkü toprağa sahip çıkan insanlar azaldıkça sofralarımızdaki gerçek lezzetler de kayboluyor.
Mayıs ayı bize aslında çok önemli bir şeyi hatırlatıyor: Sağlık, doğaya yakın yaşamakta gizlidir. Taze sebzeler, mevsim meyveleri, zeytinyağlı hafif yemekler ve doğal beslenme… Belki de modern hayatın unutturduğu en kıymetli zenginlik budur.
Baharın bereketini sofralara taşımak dileğiyle…



