Özgürlük, yalnızca bir ideal değildir; bir toplumun omurgasını oluşturan en güçlü ve en kırılgan değerdir. Doğduğumuz andan itibaren soluduğumuz hava kadar doğal olmalıdır ama çoğu zaman farkına varılmadan kaybedilir. O, gürültülü savaşlarla bir anda yok olmaz; aksine, ince ince örülen duvarlarla, sinsice içimize işleyen korkularla, sessizce çekip gider. Ve biz, onu kaybettiğimizi ancak mutlak bir sessizliğin içinde yankısız kaldığımızda fark ederiz.
Bir toplumun özgürlüğü, yalnızca hukuki metinlerde varlığını sürdürebilir mi? Elbette hayır. Özgürlük, anayasalarla güvence altına alınabilir ama gerçek anlamda var
olabilmesi için bir toplumun onu sahiplenmesi gerekir. Eğer insanlar, baskıya karşı çıkmak yerine onunla yaşamaya alışırlarsa, zamanla özgürlüğün eksikliğini hissetmemeye başlarlar. İşte o noktada, özgürlüğün kaybı en tehlikeli haline bürünür: Yokluğu, hissedilmez olur.
Bugün içinde bulunduğumuz atmosfer, tam da böyle bir yavaş yitimin tezahürüdür. İnsanlar artık yalnızca söyleyemedikleri şeylerden korkmuyor, düşünmekten bile çekiniyor. Bir gazetecinin haber yaparken iki kez düşünmesi, bir akademisyenin fikirlerini sansürlemesi, bir yazarın kalemini kırıp sessizliği seçmesi, toplumun içine yerleşmiş korkunun en somut yansımalarıdır. Artık insanlar, yalnızca cezadan değil, dışlanmaktan, damgalanmaktan, sorgulanmaktan korkuyor. Ve bu korku, bireysel olmaktan
çıkıp kolektif bir bilinçaltına yerleştiğinde, toplum kendini özgür zannetse bile çoktan esaretin eşiğine gelmiştir.
Özgürlük, yalnızca fiziksel zincirlerin kırılmasıyla kazanılmaz; asıl mesele, zihinsel duvarları yıkabilmektir. Eğer insanlar, dayatılan gerçekleri sorgulamak yerine onlara boyun eğerse, baskının en güçlü silahı olan içselleştirilmiş otosansür devreye girer. Artık sansüre ihtiyaç kalmaz, çünkü insanlar kendi kendilerini susturmayı öğrenmişlerdir. İşte bu, özgürlüğün en büyük çöküşüdür: Kendi ellerimizle inşa ettiğimiz bir hapishaneye kapanmak.
Özgürlük, hiçbir zaman mutlak değildir; sürekli savunulması, korunması ve yeniden üretilmesi gereken bir değerdir. Çünkü o, her zaman birilerinin çıkarlarına tehdit
oluşturur. Gücü elinde bulunduranlar, özgürlüğü kontrol etmek ister; halkın ne düşüneceğini, neye inanacağını, hangi bilgilere erişeceğini belirlemek isterler. Eğer bir toplum, kendisine dayatılanı sorgulamaz, her anlatıyı olduğu gibi kabul ederse, zamanla gerçeklik algısı manipüle edilir. Öyle ki, bir noktadan sonra insanlar özgürlüğü değil, ona benzeyen ama içi boşaltılmış bir illüzyonu savunmaya başlar.
Oysa özgürlük, yalnızca bir halkın değil, insanlığın en büyük mirasıdır. Özgürlüğü kaybeden bir toplum, yalnızca haklarını değil, hayallerini, umutlarını ve nihayetinde ruhunu kaybeder. Çünkü insan, özgür olduğu sürece insan kalabilir. Ve özgürlüğün olmadığı bir yerde, ne adaletten ne de gerçek bir yaşamdan söz edilebilir.
Bugün bizlere düşen görev, özgürlüğü yalnızca bir kavram olarak savunmak değil, onu gerçekten yaşamak ve yaşatmak için mücadele etmektir. Çünkü özgürlük, ancak onu talep edenler tarafından korunabilir. Eğer bugün susarsak, yarın konuşacak kimseyi bulamayabiliriz. Ve belki de en önemlisi, özgürlüğü kaybettiğimizde onu geri kazanmanın bedelinin, onu korumaktan çok daha ağır olacağını unutmamalıyız.
Korkmamak, susmamak ve vazgeçmemek zorundayız. Çünkü özgürlük, ancak cesaretin gölgesinde var olabilir.
Sağlıcakla kalın.
Yorum yapın