Bugünkü yazımın başlığını görenler hemen şunu söyleyeceklerdir; “bayram değil, seyran değil, 10 Kasım değil, Cumhuriyet Bayramı değil, 23 Nisan’a da daha çok var. Dini bayramımız Ramazan Bayramı’nı daha yeni kutladık. Nereden çıktı, Atatürk’e dair anılara yer vermek, ne yapmak istiyorsun?” Amacım aslında gayet açık ve nettir. Ulusal Kurtuluş savaşımızın Başkomutanı, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü unutturmaya hatta yok saymaya yönelik gayretler son zamanlarda had safhaya ulaşmış durumdadır.
O nedenle bugünkü yazımda Atatürk ile geçen yıllardan büyük önderin insancıl tarafını çok iyi anlatan iki anısını, sizlerle paylaşmak istedim. O nedenle büyük önderi bir kez daha anmak istedim. O anılardan ilki Cumhuriyetimizin 10. yılının kutlandığı 1933 yılında geçiyor; Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Ankara’da Gazi Çiftliği’nde dolaşırken, oldukça yaşlı bir kadına rastlar. Atından inerek bu ihtiyar kadının yanına gider ve onunla konuşmaya başlar; “Merhaba nine, kolay gelsin.” Yaşlı kadın, Atatürk’ün yüzüne bakarak hafif bir sesle cevap verir; “Merhaba beyim.” Atatürk, selamını alan yaşlı kadına bir kez daha sorar; “Nereden gelip, nereye gidiyorsun?” Yaşlı kadın şöyle bir duralayıp, bir kez daha yanıtlar Paşa’yı; “Neden sordun ki, napcen, benim nereden gelip, nereye gittiğimi, sen buraların sahibi misin, yoksa bekçisi mi?” Gazi Paşa gülümser ve karşılık verir; “Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin ta kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin, bana?” Yaşlı kadın Atatürk’e karşılık verir; “Elbette söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim beyim, otun güç bittiği, atın geç yetiştiği kavruk köylerinden birindeyim. Bizim muhtar, bana bilet aldı trene bindirdi, Ankara'ya geldim.” Gazi Paşa, yaşlı kadının bu sözleri üzerine, meraklanır ve yine sorar; “Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni?” Yaşlı kadın, Atatürk’ü şöyle yanıtlar; “Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım, ama sordun, anlatacağım. Benim iki oğlum, İstiklal harbinde şehit düştü. Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi, bir kez olsun görmeden ölmeyeyim, diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Bende bu derdimi muhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı, Ankara’ya. Trenle geceleyin, geldim buraya. Yolu neyin de bilemediğimden, işte akşamdan beri böyle kendimi oradan oraya, vurup duruyorum beyim!” Atatürk tekrar sorar, yaşlı kadına; “Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı?” Yaşlı kadının yüzü bir anda sertleşir, kaşlarını çatar ve Atatürk’e dönüp cevap verir; “Tövbe de beyim, tövbe de! Memleketi gavurdan o kurtarmış, daha ne isteyebilirim ki! O bizim vatanımızı, canımızı, namusumuzu kurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi, Gazi Paşamızdan daha ne isteyebilirim ki. Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz. Şunun, bunun, gavurun köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara gelmemin sebebi, bir defacık yüzünü görmek, ona ‘sağolasın paşam!’ demek içindir. Onu görmeden ölürsem, gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyorsun, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı bulacağım yeri söyleyiver!”
Atatürk'ün gözleri dolmuş, çok duygulandığı her halinden belliymiş. Yanındakilere dönerek; “Görüyorsun, işte bu bizim insanımızdır! Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu! Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum, ‘anacığım’ dedim, ‘sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan, Gazi Paşa yani Atatürk, işte karşında duruyor’ dedim ona!” Köylü yaşlı kadın bu sözleri duyunca şaşkına döner. Elindeki değneği yere fırlatıp, Atatürk'ün ellerine sarılır. Görülecek bir manzaradır bu. İkisi de gözyaşları belirgin biçimde ağlar. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlarlar. Yaşlı kadın, belki on kez öper, Gazi Paşa’nın, ellerinden. Atatürk’te onun ellerini öper, samimiyetle. Sonra heybesinden beze sarılmış bir köy peyniri çıkarır ve Atatürk'e uzattır; “Elde kalan tek ineğimim sütünden, kendi ellerimle yaptım, bu peyniri Gazi Paşam, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm.” Gazi Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yer. Çok beğendiğini söyler yaşlı kadına. Sonra birlikte Çankaya Köşkü’ne kadar giderler. Köşk’e vardıklarında, oradakilere şu emri verir; "Bu anamızı alın, burada iki gün konuk edin, en iyi şekilde ağırlayın. Sonra köyüne götürün. Giderken de yanına, bizim Çiftlikte baktığımız ineklerden, üç inek verin, benim ona armağanım olsun!" Atatürk’e dair anılardan ikincisi ise Balıkesirli oluşuyla gurur duyan ve övünen cihan pehlivanı Kurtdereli Mehmet Pehlivan’a ait. Genç kuşaklara Kurtdereli Mehmet Pehlivan’ın Atatürk sevgisini anlatan, o asla unutulmayacak ve kuşaktan kuşağa anlatılması gereken anıyı şimdi sizlere aktarıyorum; Atatürk dünyaca ünlü güreşçimiz Kurtdereli Mehmet Pehlivan’a, dünya şampiyonasında gösterdiği üstün başarıdan ötürü, ödül olarak, 1000 liralık bir Banka çeki verilmesi talimatını veriyor. Çekin altını da ‘Kemal Atatürk’ diye imzalıyor, zaten o zamanlar banka çeklerinde Atatürk’ün resmi de bulunuyor. Kurtdereli Mehmet Pehlivan kendisine gönderilen çeki bankaya götürüyor; kendisine hemen 1000 lirayı ödüyorlar. Ama Kurtdereli Mehmet Pehlivan hala bekliyor. “Daha ne bekliyorsun Mehmet pehlivan?” diye soruyorlar. Mehmet Pehlivan, çekin kendisine geri verilmesini beklediğini söylüyor. Bankadaki görevliler “Parayı aldın ya, çek bizde kalacak, usul böyle!” karşılığını veriyor. “O zaman alın 1000 liranızı, verin benim çekimi” diyor, Mehmet Pehlivan ve ekliyor “O çekte kurtarıcımız Atatürk’ümün imzası var. Size hiç bırakır mıyım o çeki. Hatırası bin liraya değil yüz bin liraya bile değişilmez!”
Kurtdereli Mehmet Pehlivan, tüm ısrarlarına rağmen çeki geri alamayınca, kendisine ödenen parayı kuruşu kuruşuna iade edip, Atatürk imzalı çeki geri alıp sevgi ve saygı içinde cebine yerleştirerek bankadan çıkar, gider!..
Yorum yapın