Şehrin sabahı çoğu insan için kahveyle başlar. Bazıları içinse çöp konteynerinin kapağını kaldırmakla. Gün doğmadan sokaklarda dolaşan, elinde el arabası ya da büyük bir çuvalla atık toplayan insanlar, kent hayatının en görünmez ama en gerçek aktörleridir. Onlar, şehirlerin arka yüzünde yaşayan bir emek hikâyesini temsil eder.
Çöp konteynerlarından atık toplayanlar çoğunlukla kâğıt, karton, plastik ve metal peşindedir. Bu atıklar geri dönüşüm tesislerine satılır, kilosu üzerinden para kazanılır. Gün boyu sokak sokak dolaşarak toplanan malzemenin karşılığı çoğu zaman asgari geçim sınırının bile altındadır. Yani bu iş ne kısa sürede zengin eder ne de insana güvenli bir hayat sunar. Ama başka seçenek yoktur.
Bu insanlar neden bu işi yapar?
Araştırmalar gösteriyor ki atık toplayıcılarının büyük bölümü kayıt dışı ekonominin içinde yer alır. İşsiz kalanlar, göçle kente gelenler, sosyal güvencesi olmayanlar, yaşlılar ve çocuklu aileler bu alana itilir. Bazıları için bu iş geçici bir çözüm, bazıları içinse yıllara yayılan bir kaderdir.
Sağlık koşulları en büyük sorunlardan biridir. Çöp konteynerleri sadece atık değil, hastalık da barındırır. Kesici-delici maddeler, tıbbi atıklar, bozulmuş gıdalar, kimyasal maddeler… Eldiveni olmayan, maskesi olmayan insanlar bunların hepsiyle doğrudan temas eder. Enfeksiyon riski, solunum hastalıkları ve fiziksel yaralanmalar bu işin görünmeyen bedelidir.
Bir diğer mesele güvenliktir. Atık toplayıcıları çoğu zaman toplum tarafından “istenmeyen” olarak görülür. Dışlanırlar, horlanırlar, bazen de şiddete maruz kalırlar. Oysa yaptıkları iş, şehirlerin geri dönüşüm yükünün önemli bir kısmını taşır. Belediyelerin topladığı geri dönüşüm oranlarında bu insanların emeği sessizce vardır.
İlginç olan şudur: Resmi sistemin dışında olsalar da çevreye ciddi katkı sağlarlar. Atık toplayıcıları, tonlarca malzemenin çöplüğe gitmesini engeller. Enerji tasarrufu sağlar, doğal kaynak tüketimini azaltır. Yani görünmez emek, görünür bir çevre faydası üretir.
Peki, çözüm ne olmalı? Uzmanlar, bu alanın tamamen yok sayılmak yerine düzenlenmesi gerektiğini söylüyor. Kooperatifler, lisanslı çalışma alanları, temel sağlık ve güvenlik ekipmanları, sosyal güvence… Bunlar sağlandığında hem insan onuruna yakışır bir çalışma ortamı oluşur hem de geri dönüşüm sistemi daha verimli hale gelir.
Asıl mesele bakış açısıdır. Çöp konteynerinden atık toplayanlara yukarıdan bakmak kolaydır. Ama meseleye yakından bakıldığında karşımıza yoksulluk, eşitsizlik ve çaresizlik çıkar. Bu insanlar bir tercih değil, bir mecburiyet yaşıyor.
Şehirlerin temizliği sadece süpürülen kaldırımlarla ölçülmez. Bir kentin vicdanı, en görünmez emekçisine nasıl davrandığıyla anlaşılır. Çöp konteynerlerinin başında duran o insanlar, aslında bize şunu hatırlatır: Atık sadece çöpte değil, adaletsizlikte de birikir.
-*-*-*
GEREKSİZ İNSAN İLİŞKİLERİNDEN NASIL KURTULURUZ?
Bir süre sonra insan şunu fark ediyor. Hayatı zorlaştıran şeylerin çoğu olaylar değil, insan ilişkileri. Daha doğrusu gereksiz olanlar. Başkalarının dertlerini sırtlanmaktan, bitmeyen sohbetlerden, içi boş yakınlıklardan yoruluyor insan. Ve bu yorgunluk öyle fiziksel falan değil; ruhu çökerterek geliyor.
Gençken kalabalıklar iyidir. Çok insan, çok muhabbet, çok plan… Hayat böyle yaşanmalı sanılır. Herkesle bir bağ kurmak, her davete gitmek, her telefona cevap vermek erdem gibi öğretilir. Oysa zaman geçtikçe anlaşılıyor ki her bağ yük değildir ama her yük bağ gibi taşınır.
Gereksiz insan ilişkileri genelde aynı özellikleri taşır. Dinlemezler ama konuşurlar. Şikâyet ederler ama çözüm aramazlar. Siz yorulursunuz, onlar rahatlar. Bir görüşmeden sonra içinizde huzur değil, sıkıntı kalıyorsa orada samimiyet değil, tüketim vardır.
İnsanın kendine sorması gereken basit bir soru var. Bu ilişki beni büyütüyor mu, küçültüyor mu? Eğer sürekli susarak idare ediyorsanız, kırılmamak için kendinizden ödün veriyorsanız, sırf yalnız kalmamak adına katlanıyorsanız, orası çoktan gereksizler listesine girmiştir.
Kurtulmak için kavga etmeye gerek yok. Hayat öğretir zaten. Mesafe en sade çözümdür. Daha az görünürsünüz, daha az konuşursunuz, daha az anlatırsınız. Zamanla o ilişkiler kendiliğinden dökülür. Sessizce. Gürültüsüz. Olgunluk biraz da budur.
Toplum “idare et” der. “Boş ver” der. Ama insan her şeyi idare ede ede kendini kaybediyor. Herkese yetmeye çalışırken, kendine hiç kalmıyor. Oysa hayır demek ayıp değildir. Kendini korumaktır. Sınır koyamayan insan, başkalarının sınırlarında yaşar.
Bir noktadan sonra şunu öğreniyorsunuz: Az insan, çok huzur. Kalabalık azaldıkça kafa netleşiyor. Gürültü çekildikçe iç ses duyuluyor. Hayat sadeleşiyor.
Belki de gerçek olgunluk, hayatı çoğaltmak değil, ayıklamaktır. Gereksiz insanlardan kurtuldukça, geriye gerçekten kıymetli olanlar kalır ve insan, en çok da bunu ister.
