1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. CENAZE EVİNDE YEMEK DURUMLARI

CENAZE EVİNDE YEMEK DURUMLARI

 

Bir insan yakınını kaybettiğinde hayat birkaç dakika içinde tamamen değişiyor. Daha sabah konuştuğu, sesini duyduğu bir insan artık yok oluyor. Ev aynı ev ama havası değişiyor. Koltuklar aynı yerde duruyor ama sanki bütün eşyanın rengi soluyor. İnsan o ilk anda ne hissedeceğini bile tam anlayamıyor. Şok, sessizlik, telaş, ağlama… Hepsi birbirine karışıyor.

O sırada evde ilginç bir şey oluyor. Daha acı tam yaşanamadan başka bir koşuşturma başlıyor.

“Kaç kişilik pide söyleyelim?”

“Lahmacuncu yetişir mi?”

“Çay bitti mi?”

“Plastik bardak kaldı mı?”

Bir tarafta hayatının en büyük acısını yaşayan insanlar var, diğer tarafta yemek organizasyonu yapılıyor. İşte ölümle hayatın en garip kesiştiği yer tam da burası.

Aslında dışarıdan bakınca bu durum biraz anlamsız ve saçma geliyor insana. Çünkü ortada büyük bir kayıp var ama hayatın sıradan detayları hiç durmadan devam ediyor. Bir odada insanlar gözyaşı döküyor, başka bir odada kaç pidenin sipariş verileceği konuşuluyor. Cenaze evinin mutfağında bir telaşedir başlıyor.

Bu gelenek yıllardır “misafir aç kalmasın”, “ayıp olmasın” düşüncesiyle sürdü. İnsanlar taziyeye gelenlere ikram yapmayı bir görev gibi gördü. Belki geçmişte bu dayanışmanın bir parçasıydı. Kalabalık sofralar insanların yalnız olmadığını hissettiren bir kültürdü. Ama zamanla bu iş acıyı paylaşmaktan çok, cenaze sahibine yük olmaya başladı.

Çünkü cenaze evi dediğiniz yer zaten dağılmış bir yerdir. O evde insanlar doğru düzgün uyumamıştır. Kiminin gözü şişmiştir ağlamaktan, kimi hâlâ ölüm haberinin şokundadır. Ama buna rağmen birileri mutfakta eksik hesaplıyor, sipariş veriyor, gelenlere yetişmeye çalışıyor.

Hatta bazı aileler sırf gelenek devam etsin diye borca giriyor. Yüzlerce kişiye yemek dağıtılıyor. İnsanlar kendi acısını yaşayamadan misafir ağırlıyor. Bir noktadan sonra yas tutmak bile ikinci plana düşüyor.

Daha acısı şu ki bazen insanlar cenazeden çok ikramı konuşuyor. “Ne dağıttılar?”, “Kaç çeşit vardı?”, “Yemek yetmedi” gibi cümleler duyuluyor. Ölümün ağırlığı, toplumsal alışkanlıkların içinde kayboluyor. Sanki acı bile bir organizasyona dönüşüyor.

Oysa yasın doğasında gösteriş yoktur. İnsan bazen sadece sessiz kalmak ister. Kimseyle konuşmadan oturmak, kaybettiği insanın odasına bakmak, sesini düşünmek ister. Ama bizim toplumda ölüm bile insanı yalnız bırakmıyor. Ritüeller hemen devreye giriyor. Çünkü insanlar ne yapacağını bilemeyince geleneklere sığınıyor.

Son yıllarda bazı illerde cenaze evlerinde yemek verme işinin kaldırılması aslında bu yüzden önemli bir değişim oldu. Çünkü artık birçok insan bunun bir dayanışmadan çok yük haline geldiğini kabul ediyor. Yas tutan aileye yemek hazırlatma fikri yerine, dışarıdan destek verilmesi daha insani görülüyor.

Aslında olması gereken de bu. Acı yaşayan insanın görevi pide siparişi vermek olmamalı. O insanın en doğal hakkı, sadece kaybını yaşayabilmek olmalı. Çünkü ölüm zaten yeterince ağır bir şey. Bir de toplumun beklentilerini taşımak insanı daha da yoruyor.

Hayatın en tuhaf tarafı ise şu: Ölüm geldiğinde bile hayat durmuyor. İnsan mezarlıktan dönüyor ama telefon çalmaya devam ediyor. Çay bitiyor. Sandalye yetmiyor. Karnı acıkan insanlar oluyor. Dünya, en büyük acının ortasında bile sıradanlığını sürdürüyor.

Belki insanı asıl şaşırtan da bu. Bir tarafta toprağa verilen bir hayat var, diğer tarafta lahmacun hesabı yapılıyor. İşte modern insanın trajedisi biraz da burada gizli. Çünkü hayat, en ağır anlarda bile gündelik detaylarını bırakmıyor.

Belki artık bazı gelenekleri değiştirmek gerekiyor. Çünkü acıyı paylaşmak; cenaze evine yük olmak değil, yük hafifletmek olmalı. Bazen en büyük destek sofralar kurmak değil, hiçbir şey istemeden sessizce yanında oturmaktır.

-*-*-*-

 

MEKTUP YAZILMIYOR ARTIK

 

Bir zamanlar insanlar birbirine mektup yazardı. Hem de öyle iki satır değil… Sayfalar dolusu cümle kurulurdu. İnsanlar kelimeleri seçer, yazdığını birkaç kez okur, yanlış anlaşılmamak için düşünürdü. Bir mektubun içinde özlem vardı, sabır vardı, emek vardı. Kâğıda dökülen her cümle biraz da insanın ruhunu taşıyordu.

Şimdi dönüp bugünün iletişimine bakıyoruz… Koca bir paragrafa bazen sadece “ok” yazılıyor. Ya da başparmak emojisi gönderiliyor: “👍”

Belki de çağımızın en büyük değişimi burada yaşandı. İletişim hızlandı ama derinliğini kaybetti.

Eskiden insanlar bir cümleyi kurabilmek için zaman harcardı. Şimdi ise hisler birkaç emojiye sıkıştırılıyor. Mutluluk gülen suratla, üzüntü ağlayan emojiyle, şaşkınlık tek bir ikonla anlatılıyor. İnsanlar artık ne hissettiğini uzun uzun anlatmıyor; simge gönderiyor.

İlk bakınca bu durum pratik görünüyor. Çünkü teknoloji her şeyi hızlandırdı. Birkaç saniyede dünyanın öbür ucuna ulaşabiliyoruz. Ama hız arttıkça duygular küçülmeye başladı. İnsanlar artık birbirini dinlemekten çok, hızlı cevap vermeye çalışıyor.

Bir düşünün… Eskiden sevdiğini özleyen biri sayfalarca mektup yazardı. Şimdi ise “ne haber” yazıp geçiyoruz. Eskiden insanlar tartışınca uzun uzun konuşur, derdini anlatmaya çalışırdı. Şimdi bir “görüldü” bile kavga sebebi olabiliyor.

Çünkü dijital iletişim sadece kelimeleri değil, duygunun tonunu da eksiltti.

Mesajlaşırken karşımızdaki insanın gözünü görmüyoruz. Sesini duymuyoruz. Cümlenin nasıl söylendiğini bilmiyoruz. Bu yüzden insanlar artık birbirini daha kolay yanlış anlıyor. Kısa cevaplar bazen soğukluk gibi algılanıyor, emojiler bazen samimiyetsiz geliyor. Çünkü insan duygusu simgeye sığmıyor.

En ilginç tarafı ise şu: Tarihte hiç olmadığı kadar çok iletişim kuruyoruz ama belki de hiç olmadığı kadar az anlaşıyoruz.

Telefon elimizden düşmüyor. Gün boyu mesajlaşıyoruz. Sürekli çevrimiçiyiz. Ama birçok insan kendini daha yalnız hissediyor. Çünkü konuşmak başka şey, gerçekten anlaşılmak başka şey.

Bugün biri size uzun bir mesaj yazdığında çoğu insan sıkılıyor. Hatta bazıları “çok uzun yazmış” deyip okumadan geçiyor. Çünkü modern çağ insanı artık hızlı tüketmeye alıştı. Videolar kısa, mesajlar kısa, ilişkiler kısa… Sabır azaldıkça iletişim de yüzeyselleşti.

Oysa bazen bir insanın ihtiyacı olan şey emoji değil, gerçekten kurulmuş birkaç cümledir. İçten bir “nasılsın?”, samimi bir “yanındayım” mesajı birçok hazır simgeden daha değerlidir.

Belki teknoloji bizi hızlandırdı ama duyguların da bir hızı vardı. İnsan bazen düşünerek yazmalı, hissederek konuşmalı. Çünkü iletişim sadece bilgi aktarmak değildir; bir kalbin başka bir kalbe dokunma biçimidir.

Şimdi telefonlarımızda binlerce mesaj var ama yıllar sonra hangisi hatırlanacak? Büyük ihtimalle “👍” emojileri değil… İçten yazılmış birkaç gerçek cümle.

Giriş Yap

Balıkesir Birlik Gazetesi - Son Dakika , Güncel Haberler ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

KAI ile Sohbet Et

Yapay zeka asistanı
Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.