Hasan Ethem’in validesine gönderdiği son mektubu.
Halim Yağcıoğlu şöyle diyordu:
Anne beni vatan için doğurdun,
Söyle kipriğinde titreyen yaş ne?
Mertlikle içimi kardın yoğurdun,
Hiç asker annesi ağlar mı anne?
Mektubu yazan, yedek subay adayı Hasan Ethem, İstanbul hukuk fakültesi son sınıfa devam ederken aynı zamanda beyazit numune mektebinde öğretmenlik yapıyordu. 1912, düşmanın Çanakkale’ye dayandığını eşitdiğinde gözünü kırpmadan binlerce asker arkadaşı gibi gönüllü olarak cepheye koştu.
Bir gün annesinden aldığı mektuba karşılık olarak eline kalemi aldı bu onun son mektubunda. Bu mektubu yazdıktan iki gün sonra Eceabat’ta şehitlik mertebesine ulaştı.
“ valideciğim!
Dört asker doğurmakla Müftehir şanlı Türk annesi,
Nasihat-amiz mektubunu devrin ovası gibi güzel, yeşil bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının altında otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti.
Okudum, okudukça büyük, büyük dersler aldım tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan dolayı sevindim. Gözlerimi açtım uzaklara doğru baktım, yeşil, yeşil ekinlerin rüzgâra mukavemet edemeyerek eğilmesi bana annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa eğilip kalkıyordu ve beni annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyordu.
Gözlerimi sağa çevirdim,Güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir Seda ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim, Çağıl, Çağıl akan dere, bana valimden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu.
Başını kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım, hepsi benim sevincime iştirak ettiğini yaptıkları rakslarla anlatmak istiyorlardı. Diğer bir dalına baktım, Güzel bir bülbül, tatlı Sedasıyla beni tebşir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu. İşte bu geçen dakikalar anında, hizmetli; efendim, çayınız, buyrunuz için iz dedi.
Pekala dedim, aldım baktım, sütlü çay...
Mustafa bu sütü nereden aldın? Dedim. Efendim, şu derenin kenarında yayıla, yayıla giden sürü yok mu?
Evet dedim. Evet ne kadar güzel.
İşte onun çobanından on parayı aldım.
Valideciğim! On paraya 100 dirhem süt, hem de su katılmamış, koyun şimdi sağılmış aldım ,ve içtim.
Fakat valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabii manzarayı göstereceğim. Şevket, hilmi (kardeşleri) senin sayende gelecekler. O güzel çayırın koyuyeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerler saf, saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.
Ey Allah’ım! Bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketinden kesildi. Dere bile sesini çıkarmıyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım cemaat ile namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz Çöktüm.
Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum. Ellerimi kaldırdım gözlerimi yukarı diktim ağzımı açtım ve dedim:
“Ey Türklerin ulu Allah’ı ! Ey şu Öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Haliki ! Sen bütün bunları Türklere verdin, yine Türklerde bırak, çünkü böyle güzel yerler seni takdis eden ve seni Ulu tanıyan Türklere mahsustur.
Ey benim Rabbim!
Şu kahraman askerlerin bütün direkleri, ismi Celalini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin Süngülerini keskin eyle, Düşmanlarını zaten kahrettin ya, tümünü mahfeyle.”
Diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mesut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi.
Oğlun Hasan Ethem, 4 Nisan 1331-17 Nisan 1915.
(İbrahim Refik; Çanakkale’nin ruhu portresi, albatros yayınevi, sekizinci baskı )
Yayına hazırlayan:
Mehmet Emin Bayar
Yorum yapın