ZATEN ONUN CENAZE NAMAZI DA KILINMAZ
Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımla Paşa Camisinden çıktık ve bir cenazeye denk geldik. Ben ve arkadaşım namaz için safta yerimizi aldık. İmamı bekliyoruz ki; tam o sırada arkadaşım yanımdan, saftan ayrıldı ve arka tarafa doğru gitti. Ben cenaze namazını kıldım. Vefat eden kişiyi tanımıyordum.
Namaz bitiminde arkadaşımın beni beklediğini gördüm. Neden cenaze namazına katılmadığını sordum.
Kişiyi tanıdığını kendisine borç verdiğini ve alamadığını söyledi. Hakkımı da helal etmiyorum dedi ve ekledi hem onun cenaze namazı da kılınmaz ki zaten.
Ben bunu ilk defa duydum ve konuyu araştırdım.
BORCU OLAN KİŞİNİN CENAZE NAMAZI KILINIR MI?
Evet, cenaze namazı kılınır.
Bir kişinin borcunu ödemeden vefat etmesi, cenaze namazının kılınmasına engel değildir. İslam’da cenaze namazı, Müslüman olarak ölen herkes için kılınan bir ibadettir. Borçlu olmak ya da borcu ödememiş olmak, bu ibadeti ortadan kaldırmaz.
Ancak konu tamamen önemsiz de değildir. Borç meselesi İslam’da çok ciddi bir sorumluluk olarak görülür. Peygamberimiz Muhammed döneminde, borçlu olarak vefat eden kişiler için şu yaklaşım dikkat çeker: Borcu ödenmemiş olanların cenaze namazını bizzat kılmamış, borçları üstlenildiğinde veya ödendiğinde namazlarını kıldırmıştır. Bu, borcun ne kadar önemli olduğunu vurgulamak içindir; yoksa o kişinin Müslüman sayılmadığı anlamına gelmez.
Özetle:
* Cenaze namazı kılınır, bunda şüphe yoktur.
* Ancak borç, ölen kişinin ahirette sorumluluğu olarak kalır.
* Bu nedenle yakınlarının borcu ödemesi veya helallik alınması tavsiye edilir.
İslam’da kul hakkı çok hassas bir konudur; borç da bunun en önemli örneklerinden biridir.
BORÇ NASIL İSTENİR?
Borç istemenin de bir adabı var derler. Ama bizde iş, adabın çok ötesine geçmiş durumda. Öyle ki borç istemek adeta bir sanat dalına dönüşmüş. Hem de öyle böyle değil, çok katmanlı, stratejik, psikolojik bir oyun gibi.
Başlangıç genelde masumdur. “Abi nasılsın, görüşmeyeli uzun zaman oldu” diye girilir. İnsan bir an duygulanır, eski günler aklına gelir. Tam “ne güzel hatırladı” diyecekken cümle gelir: “Ya senden küçük bir ricam olacaktı…” İşte film orada başlar.
İlk istek genelde yüksekten açılır. “Bana on bin lira borç verebilir misin?” Bu, aslında pazarlığın ilk adımıdır. Karşı tarafın refleksi ölçülür. “Veremem” cevabı alındığında oyun ikinci perdeye geçer.
Bu kez ton biraz düşer, samimiyet artar: “Ya tamam, zor durumdaysan beş bin olsun.” Sanki büyük bir fedakarlık yapılmış gibi. Halbuki bu da planın bir parçasıdır. Amaç, karşı tarafı yavaş yavaş yumuşatmak.
Yine “veremem” derseniz, üçüncü aşama devreye girer. Bu artık duygusal baskı evresidir: “Yahu bari bin lira ver, gerçekten çok sıkıştım.” Artık mesele para değil, vicdan testidir. İnsan kendini kötü hissetmeye başlar.
İşin en ilginç tarafı ise şudur: Bu süreçte borç isteyen kişi sürekli geri adım atıyor gibi görünür ama aslında sizi geri çekmektedir. Siz hayır dedikçe o küçültür, siz küçüldükçe o yaklaşır. En sonunda bir bakmışsınız, başta vermem dediğiniz paranın bir kısmını vermişsiniz.
Asıl mesele ise burada başlar. Çünkü bu ustaca kurulan borç isteme tiyatrosunun devamında çoğu zaman ödeme sahnesi yer almaz. Borç alınır, ama geri verme konusu ya unutulur ya da sürekli ertelenir. Bahaneler hazırdır: “Ay başında kesin”, “Beklediğim para gelmedi”, “Biraz daha sabret.”
Sonuçta ortaya garip bir tablo çıkar. Borç isteyenin psikolojisi güçlü, verenin vicdanı yorgun olur. Ve ne yazık ki bu döngü tekrar eder.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Borç istemek mi daha zor, yoksa borcu geri ödemek mi?
Cevap aslında ortada. Ama bazıları için zor olan istemek değil, ödememektir.
-*-*-*
Bir Zamanların “Zorunlu” Yazısı Neden Kayboldu?
Bir dönem ilkokula başlayan her öğrencinin önüne aynı hedef konuluyordu: Güzel ve birleşik el yazısı öğrenmek… Defterler eğik çizgilerle doldurulur, harflerin bağlantıları tek tek öğretilirdi. Öğretmenler “harfleri koparmayın” diye uyarır, öğrenciler saatlerce birleşik yazı çalışırdı. O yıllarda el yazısı sadece bir tercih değil, eğitim sisteminin zorunlu bir parçasıydı.
Bugün ise sokakta, okulda hatta resmi kurumlarda bile birleşik el yazısı kullanan insan sayısı oldukça az. Çocuklar daha çok kitap harfiyle, yani dik temel harflerle yazıyor. Peki ne değişti? Neden yıllarca öğretilen bir yazı biçimi neredeyse tamamen hayatımızdan çıktı?
Aslında bunun birkaç önemli nedeni var.
Öncelikle teknoloji hayatımızın merkezine yerleşti. Bilgisayarlar, tabletler ve telefonlar yazı alışkanlıklarımızı değiştirdi. İnsanlar artık kalemden çok klavye kullanıyor. Günlük notlar bile dijital ortamda tutuluyor. Böyle bir dönemde hızlı ve okunabilir yazı daha önemli hale geldi. Birleşik el yazısı bazı öğrenciler için estetik görünse de okunmasının zor olduğu yönünde eleştiriler aldı.
Bir diğer neden ise eğitimde yaşanan değişimdir. Öğretmenlerin ve velilerin büyük bölümü çocukların dik temel harflerle daha rahat öğrendiğini savundu. Özellikle okuma yazmaya yeni başlayan öğrencilerin harfleri ayrı ayrı görmesinin öğrenmeyi kolaylaştırdığı ifade edildi. Bunun üzerine eğitim sistemi zamanla birleşik el yazısı zorunluluğunu kaldırdı.
Oysa el yazısının tamamen gereksiz olduğunu söylemek de doğru değildir. Uzmanlara göre birleşik yazı, çocukların el kaslarını geliştiriyor, dikkat ve koordinasyonu artırıyor. Ayrıca kişiliği yansıtan özel bir ifade biçimi oluşturuyor. Çünkü herkesin el yazısı farklıdır; adeta parmak izi gibidir.
Dünyada hâlâ birleşik yazıyı önemseyen ülkeler var. Özellikle Fransa, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri’nin bazı eyaletlerinde el yazısı eğitimi devam ediyor. Hatta bazı eğitimciler, çocukların tarihî belgeleri okuyabilmesi ve zihinsel gelişim açısından el yazısının korunması gerektiğini savunuyor.
Belki de sorun, el yazısının varlığı değil; zorunlu hale getirilmesiydi. Çünkü herkesin öğrenme biçimi farklıdır. Kimi birleşik yazıda hız kazanır, kimi düz yazıda kendini daha rahat ifade eder.
Bugün eski defterlere baktığımızda birleşik el yazısı bize biraz nostalji gibi geliyor. Eğik harflerle yazılmış cümleler, okul sıralarını ve çocukluk yıllarını hatırlatıyor. Belki artık günlük hayatın merkezinde değil ama hafızalarımızda hâlâ önemli bir yeri var.




