1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. İNSANLAR NEDEN ÖLDÜKTEN SONRA HATIRLANMAK İSTER?

İNSANLAR NEDEN ÖLDÜKTEN SONRA HATIRLANMAK İSTER?

 

Yıllar önce şehrimizin sevilen ve tanınmış büyüklerinden biri hakkında övgü dolu bir yazı kaleme almıştım. Yaptıklarını, bıraktığı izleri, insanlara dokunan yönlerini anlatmıştım. Yazı yayımlandıktan kısa süre sonra telefonum çaldı. Arayan o abimizdi.

“Evladım, dur bakalım… Daha ölmedik!” dedi gülerek.

Sonra da neden böyle bir yazı yazdığımı sordu. O gün bu sözler beni düşündürmüştü. Çünkü fark ettim ki insanlar çoğu zaman güzel sözleri, teşekkürleri ve takdiri yaşarken duymaktan çok, öldükten sonra hak ettiklerine inanıyorlar. Sanki anılmanın vakti ölümden sonra başlıyormuş gibi…

Peki neden?

Belki de insan, hayatının boşa geçmediğini görmek ister. Yaptıklarının, emeklerinin, iyiliklerinin unutulmamasını arzu eder. Her insan geride bir iz bırakmak ister. Bir çocuğun eğitiminde, bir dostun hayatında, bir mahallenin gelişiminde ya da bir toplumun hafızasında…

Öldükten sonra hatırlanmak aslında unutulmaktan korkmanın başka bir biçimidir. İnsan bedenen gider ama adının, eserlerinin ve hatıralarının yaşamaya devam etmesini ister. Çünkü unutulmak, birçok insan için ikinci bir ölüm gibidir.

Fakat burada önemli bir soru ortaya çıkıyor. İnsanlar neden öldükten sonra anılmayı beklesin?

Bir kişinin ne kadar değerli olduğunu anlamak için onun aramızdan ayrılmasını mı beklemek gerekir?

Ne yazık ki toplum olarak bazen böyle bir alışkanlığımız var. Bir insan yaşarken eksiklerini konuşuruz, öldüğünde ise güzelliklerini anlatırız. Yaşarken söylemeye çekindiğimiz takdir cümlelerini, ardından uzun uzun kurarız. Cenazelerde övgüler dizilir, ardından hatıralar anlatılır. Oysa aynı sözlerin bir kısmını kişi hayattayken duysa belki çok daha mutlu olacak, belki de yaptığı güzel işlere yenilerini eklemek için daha büyük bir şevk duyacaktır.

Takdir edilmek sadece bir övgü değildir. Aynı zamanda bir vefa göstergesidir.

Bir öğretmene, bir esnafa, bir sanatçıya, bir gazeteciye, bir belediye çalışanına ya da sıradan görünen ama çevresine sürekli iyilik yapan bir insana yaşarken teşekkür etmek, ona değer verdiğimizi göstermektir.

Elbette insanlar öldükten sonra da anılmalıdır.

Çünkü hatırlamak vefadır. Bizi bugünlere taşıyanları, emek verenleri, iz bırakanları unutmamak gerekir. Onların hikâyelerini yeni nesillere anlatmak toplumsal hafızayı canlı tutar. Geçmişini unutan toplumlar geleceğini de sağlıklı inşa edemez.

Ama anmanın en güzeli, insanı hem yaşarken hem de öldükten sonra hatırlamaktır.

Yaşarken teşekkür etmek…

Yaşarken takdir etmek…

Yaşarken “iyi ki varsın” diyebilmek…

Sonra da aramızdan ayrıldığında aynı vefayı sürdürmek…

İşte gerçek değer verme budur.

Çünkü bir çiçeği mezar taşının üzerine bırakmak elbette anlamlıdır. Fakat o çiçeği sahibine yaşarken vermek çok daha değerlidir.

Belki de mesele insanların öldükten sonra anılmak istemesi değildir. Mesele, yaşarken yeterince anılmamalarıdır.

Bu yüzden çevremizdeki insanlara biraz daha dikkatle bakalım. Hayatımıza dokunanlara, emek verenlere, fedakârlık yapanlara teşekkür etmeyi ertelemeyelim. Çünkü yarın söylemek istediğimiz güzel sözleri bugün söyleme fırsatımız varken susmanın kimseye faydası yok.

Vefa, sadece mezarlıklarda değil; yaşayan insanların kalplerinde de gösterildiğinde anlam kazanır.

“Belki de mesele öldükten sonra anılmak değil; yaşarken insanların kalbinde unutulmayacak bir yer edinebilmektir.”

 

-*-*-*

 

Şehirlerarası Bir Memleket Manzarası

Yabancıların “small talk” dediği, o mesafeli ve sadece havadan sudan konuşma kültürü bizim topraklarımızda pek sökmez. Biz öyle havayla, suyla vakit kaybetmeyiz; direkt hayatın kalbine, insanın özüne dalarız. Özellikle de konu, saatlerce süren bir şehirlerarası İstanbul yolculuğuysa…

Batı dünyasında bir insanın “kişisel alanına” girmek büyük bir nezaketsizlik, hatta bir tehdit olarak algılanabilir. Metrolarda, trenlerde herkesin birbirinin yüzüne bakmaktan kaçındığı, göz teması kurmanın bile suç sayıldığı o “gelişmiş” şehirleri düşününce insan ister istemez gülümsüyor. Bizde “kişisel alan” dediğin şey, yan koltuğa oturan tonton bir amcanın ya da teyzenin ikram ettiği nane şekerinin kokusu kadardır. O şeker uzatıldığı an, Türk insanının o görünmez ama sarsılmaz toplumsal sözleşmesi devreye girer: “Sohbet Başlatma Protokolü.”

“Yolculuk İstanbul’a mı hemşerim?” sorusuyla açılış yapılır. Otobüs henüz Bursa’ya varmadan, yan yana oturan ve az önce birbirini hiç tanımayan iki insan bir anda kırk yıllık dost gibi oluverir. Yolculardan biri diğerinin Sivaslı olduğunu, SGK’dan emekli maaşıyla geçinmeye çalıştığını, büyük oğlanın hayırsız çıktığını ama küçük kızından olan torununun bu yıl ilkokula başlayacağını öğrenir. Diğeri ise ona daha önce hiçbir psikoloğa anlatmadığı iş stresini, memleketteki arsa durumlarını ve neden hala evlenmediğinin “haklı gerekçelerini” anlatırken bulur kendini.

Bu durum sadece şehirlerarası otobüslere de özgü değil üstelik; bu bizim genel yaşama biçimimiz. Ramazan’da pide kuyruğunda beklerken fırıncının yavaşlığından girip ülkenin makroekonomik dengelerinden çıkarız. Mahalle durağında otobüs beklerken, hiç tanımadığımız bir teyzeyle diz ağrısı kremleri üzerine mini bir sempozyum düzenleyebiliriz.

Bizim insanımız yalnız kalmayı pek beceremez, daha doğrusu sevmez. Yanına oturduğu kişiyi yabancı değil, potansiyel bir dert ortağı olarak görür. Çünkü bilir ki, o dar koltuktaki ya da o kuyruktaki kişi de kendisiyle aynı dertlerden muzdarip, aynı yollardan geçmiş, aynı ekmeğin peşinde koşan bir diğer “biz”dir. Otogara kadar sürecek olan bu yol sohbetleri aslında toplumsal birer terapi seansıdır. Ücretsiz, randevusuz ve tamamen samimi.

Evet, bazen dozajı kaçıyor olabilir. Yolun ortasında “Eee, maaş ne kadar?” sorusuyla terletilebilir, “Hangi partiye oy veriyorsun?” virajında biraz sarsılabilirsiniz. Ama günün sonunda, bir yabancının hayat hikayesini dinleyip o otobüsten inmek, o soğuk ve mesafeli modern dünyanın yalnızlığına verilmiş en güzel cevaptır.

Bunca koşturmacanın ve dijital yalnızlığın arasında, yan koltuktan uzatılan bir nane şekeriyle insan olduğumuzu hatırlamak az şey mi? Bir gün bir otobüste yanınıza oturup “Nerelisin?” diye soran birini görürseniz kulaklığınızı yavaşça çıkarın. Çünkü o an size sadece bir soru sormuyor; “Seni görüyorum, seni duyuyorum ve yalnız değilsin” diyordur.

Sahi, sizin memleket neresiydi?

Giriş Yap

Balıkesir Birlik Gazetesi - Son Dakika , Güncel Haberler ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

KAI ile Sohbet Et

Yapay zeka asistanı
Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.