Yaşadığımız çağın en belirgin özelliklerinden biri, sürekli daha fazlasını yapma baskısıdır. Günümüz insanı yalnızca iş hayatında değil, boş zamanlarında bile üretken olmak zorundaymış gibi hissediyor. Okuduğumuz kitapların sayısı, katıldığımız eğitimler, aldığımız sertifikalar, spor performansımız, hatta dinlenme şeklimiz bile bir başarı ölçütüne dönüşmüş durumda.
Oysa insan, sadece üretmek için yaşamaz. Bazen hiçbir hedefi olmadan resim yapmak, bir enstrüman çalmak, bahçeyle uğraşmak, örgü örmek, balık tutmak, fotoğraf çekmek ya da sadece bulmaca çözmek de hayatın en değerli anları olabilir.
Ne yazık ki günümüzde birçok kişi hobilerini bile verimlilik hesabına dönüştürüyor. Resim yapıyorsa sergi açmayı, fotoğraf çekiyorsa sosyal medyada binlerce beğeni almayı, spor yapıyorsa rekor kırmayı düşünüyor. Keyif almak için başlayan bir uğraş, kısa sürede performans yarışına dönüşüyor.
Oysa hobilerin asıl amacı, başarı kazanmak değil; insanın kendisiyle yeniden buluşmasını sağlamaktır.
Ünlü filozof Aristoteles, “Mutluluk, ruhun erdemli etkinliğidir.” der. Bu söz yalnızca çalışmayı değil, insanın ruhunu besleyen faaliyetleri de kapsar. Çünkü ruh, sadece sorumluluklarla değil; ilgi, merak ve oyunla da gelişir.
Bilimsel araştırmalar da bunu destekliyor. Düzenli olarak sevdiği bir hobiyle ilgilenen insanların stres seviyelerinin düştüğü, kaygılarının azaldığı, dikkat ve yaratıcılıklarının arttığı görülüyor. İnsan zihni sürekli çalışmaya değil, zaman zaman nefes almaya ihtiyaç duyar.
Modern yaşamın en büyük yanılgılarından biri, dinlenmeyi tembellikle karıştırmasıdır. Oysa dinlenmek, üretkenliğin düşmanı değil; onun en önemli destekçisidir.
Ünlü yazar Bertrand Russell, bu konuda dikkat çekici bir düşünce ortaya koyar:
“Boş zamanın akıllıca kullanılması, uygarlığın en önemli göstergelerinden biridir.”
Gerçekten de insanın karakteri yalnızca yaptığı işle değil, boş zamanını nasıl değerlendirdiğiyle de şekillenir.
Bir hobi, insana yalnızca beceri kazandırmaz. Aynı zamanda sabretmeyi, odaklanmayı, anda kalmayı ve küçük şeylerden mutlu olmayı öğretir. Bir çiçeğin açmasını beklemek, bir melodiyi öğrenmek ya da yarım kalan bir yapbozu tamamlamak; günlük hayatın telaşı içinde kaybettiğimiz huzuru yeniden bulmamıza yardımcı olur.
Ünlü psikolog Carl Gustav Jung şöyle der:
“En yoğun yaşam, insanın iç dünyasında yaşanır.”
Hobiler de tam olarak bu iç dünyaya açılan kapılardır. Orada rekabet yoktur, kıyaslama yoktur. Sadece insan ve yaptığı iş vardır. Bugün sosyal medya, her anımızı paylaşmamızı teşvik ediyor. Bu nedenle bazen yaptığımız her şeyin başkaları tarafından görülmesi gerektiğini düşünüyoruz. Oysa bazı güzellikler yalnızca bize ait olduğunda daha değerlidir. Kimsenin görmediği bir şiir yazmak, sadece kendiniz için piyano çalmak ya da kimseye göstermeyeceğiniz bir resim yapmak da büyük bir zenginliktir.
Henry David Thoreau’nun şu sözü bunu güzel özetler:
“Zenginlik, sahip olduklarının çokluğu değil; ihtiyaç duyduklarının azlığıdır.”
Belki de gerçekten ihtiyacımız olan şey, daha fazla başarı değil; kendimize ayırabildiğimiz birkaç huzurlu saattir.
Hayat sadece yapılacaklar listesinden ibaret değildir. Bazen en verimli zaman, hiçbir şey üretmeye çalışmadığımız zamandır. Çünkü insan ruhu, sadece çalışarak değil; oynayarak, dinlenerek ve keyif aldığı şeylerle meşgul olarak da iyileşir.
Kendinize şu soruyu sormayı deneyin: En son ne zaman sadece mutlu olmak için bir şey yaptınız? Sonunda bir ödül kazanmak, para kazanmak ya da başkalarına göstermek için değil; yalnızca size iyi geldiği için…
Belki de mutluluk, sandığımız kadar uzakta değildir. Belki de yıllardır ihmal ettiğimiz bir hobinin içinde sessizce bizi bekliyordur.
“Sevdiğin işi yaparsan, hayatın boyunca bir gün bile çalışmış sayılmazsın.”
Belki de yaşamın gerçek dengesi, üretmek ile keyif almak arasında kurabildiğimiz dengede saklıdır. Kendimize yalnızca başarılı olmak için değil, mutlu olmak için de zaman ayırabildiğimizde; hem zihnimiz hem de ruhumuz daha sağlıklı, daha güçlü ve daha huzurlu olacaktır.
-*-*-*-
“Yüz Seksen Altı Bin Nüfuslu Dijital Muhtarlık”
Balıkesir’in Sosyal Medya İtiraf Sayfaları
Ulusal kanallardaki açık oturumları, ekranlarda birbirine laf yetiştiren yorumcuları bir kenara bırakın. Eğer bir şehrin gerçek gündemini öğrenmek istiyorsanız artık meydana değil, sosyal medya gruplarına bakmanız gerekiyor. Balıkesir’de bunun adresi belli:
Facebook şikâyet grupları ve Instagram itiraf sayfaları…
Buralar artık yalnızca sosyal medya platformu değil. Adeta dijital kahvehane, online muhtarlık ve zaman zaman mahalle mahkemesi gibi çalışıyor.
Sabah uyanır uyanmaz insanlar çayı koyup telefona sarılıyor:
“Bugün kim kime laf sokmuş?”
“Hangi mahallede sular kesilmiş?”
“TTM’de kim kimi görüp âşık olmuş?”
Şehrin gündemi artık buralardan akıyor.
Özellikle altyapı şikâyetleri bu sayfaların değişmeyen klasiği. Bahçelievler’de su mu kesildi? Dakikalar içinde paylaşım geliyor:
“Yine mi sular yok? Leğenle yaşamaya devam ediyoruz.”
Altındaki yorumlar ise tam bir memleket özeti…
Birisi:
“Biz Paşaalanı’ndayız, burada akıyor.”
Yazarak mahalleler arası psikolojik üstünlük kuruyor.
Bir başkası:
“On yıldır böyle hizmet görmedim.”
Diyerek konuyu yerel siyasete bağlıyor.
Üçüncü yorumdan sonra mesele sadece su kesintisi olmaktan çıkıyor; Edremit Körfezi’nden şehir planlamasına kadar uzanan dev bir tartışmaya dönüşüyor.
Çünkü Balıkesir insanı küçük meseleden büyük memleket yorumu çıkarmayı sever.
Instagram itiraf sayfaları ise ayrı bir dünya…
Özellikle gençlerin dijital aşk merkezi haline gelmiş durumda.
Klasik bir paylaşım genellikle şöyle başlıyor:
“Salı günü saat 15.30 civarında TTM’de 26B otobüsüne binen siyah montlu çocuk… Arkadaşına ‘çarşı çok kalabalık’ dedin. Eğer sevgilin yoksa postu beğen.”
Şehrin yarısı dedektif gibi çalışmaya başlıyor.
Hemen arkadaş etiketleyenler geliyor:
“Kanka seni arıyorlar.”
“O çocuk kesin sensin.”
“Boşuna uğraşma, sevgilisi var.”
Bir anda sıradan bir paylaşım, toplumsal araştırmaya dönüşüyor.
Bizim şehirde aşk artık göz göze gelerek değil, itiraf sayfasına düşerek başlıyor.
Bir diğer vazgeçilmez kategori ise trafik tartışmaları…
“Dün akşam Bahçelievler ışıklarda beyaz Tofaş’ın sürücüsü! Korna çaldık diye neden ters baktın?”
İşte o andan sonra yorumlar karışıyor.
Plaka sahibi geliyor:
“Asıl sen önüme kırdın.”
Olayı görmediği halde bilirkişi gibi yorum yapanlar devreye giriyor:
“İkiniz de hatalısınız.”
En sonunda mutlaka bir mahalle büyüğü ortamı sakinleştirmeye çalışıyor:
“Yapmayın beyler, burası Balıkesir. Hepimiz birbirimizin yüzüne bakıyoruz.”
Aslında bu cümle, şehrin dijital ahlak yasası gibi…
Ama tüm tartışmaların arasında güzel bir şey de var:
Dayanışma…
“Kayıp cüzdan bulundu.”
Paylaşımı yapılıyor, kısa sürede sahibine ulaşılıyor.
“Sokakta yaralı kedi var.”
Deniyor, onlarca kişi yardım etmeye çalışıyor.
Çünkü Balıkesir insanı bazen tartışsa da, sonunda birbirine sahip çıkmayı biliyor.
Bu sosyal medya sayfaları aslında şehrin aynası…
Biraz sitemli…
Biraz komik…
Biraz gergin…
Ama fazlasıyla samimi…
O yüzden bir dahaki sefere TTM’de yürürken dikkatli olun.
Çünkü biri sizi çoktan şöyle tarif etmiş olabilir:
“Elinde tost ayranla dalgın yürüyen kişi… Bu mesaj sana…”


