İlhan İrem’in şarkıları sadece kulağa değil, insanın içine dokunurdu. Çünkü o, müziği eğlendirmek için değil, insan ruhunu anlatmak için yapan sanatçılardan biriydi. Bugün hâlâ yıllar öncesinden gelen bir şarkısı insanların yüreğinde aynı sızıyı bırakıyorsa, bunun nedeni samimiyetidir. Özellikle Olanlar Olmuş, Türk müziğinde yalnızca bir ayrılık şarkısı değil; zamanın, değişimin ve insanın içindeki sessiz kırgınlığın en güçlü anlatımlarından biridir.
Şarkıyı dinlediğinizde ilk hissettiğiniz şey yüksek bir acı değildir. İlhan İrem bağırmaz, feryat etmez. Tam tersine insanın içine çöken derin bir suskunluğu anlatır. Belki de bu yüzden etkisi büyüktür. Çünkü hayatın en ağır yaraları çoğu zaman sessiz yaşanır.
“Giderken bıraktığım
Asmalar üzüm olmuş…”
Bu sözlerde geçen zamanın hüznü vardır. İnsan bazen yıllar sonra dönüp baktığında her şeyin değiştiğini görür. Sokak aynı sokaktır belki ama ruh değişmiştir. Şarkıda yalnızca doğanın dönüşümü anlatılmaz; insan ilişkilerinin bozulması da anlatılır.
“Bütün bağlar bozulmuş…”
Buradaki “bağ” kelimesi tesadüf değildir. Hem üzüm bağlarını hem de insanlar arasındaki gönül bağlarını temsil eder. İlhan İrem tek bir kelimeyle koca bir yalnızlığı anlatmayı başarır.
Şarkının en derin taraflarından biri de sürekli sorular sormasıdır:
“Ben mi geç kaldım yoksa
Mevsimler mi soğumuş?”
Aslında bu soru hepimizin sorusudur. Değişen dünya mı, yoksa değişen biz miyiz? İnsan yaş aldıkça bunu daha çok hisseder. Eskiden sıcak gelen yerler soğur, kalabalıkların içinde yalnızlık büyür, hatıralar insanın omzuna çöker.
Bir başka bölümde umutların nasıl küçüldüğünü görürüz:
“Gökyüzü toprak olmuş
Yıldızlar çakıltaşı…”
Eskiden hayranlıkla baktığımız şeyler sıradanlaşır bazen. İnsan büyüdükçe bazı hayalleri küçülür. İşte İlhan İrem’in şarkıları tam da bu duygunun içinden konuşur.
Ve sonra şarkının en vurucu cümlesi gelir:
“Kalsaydın yokluğunla yok olmazdı bu şehir
Kaçmakla mutluluklar bulunmuyor bunu bil…”
Bu yalnızca bir sevgiliye söylenmiş söz değildir. Hayattan kaçan herkese söylenmiş bir cümledir aslında. İnsan bazen mutsuzluğunu şehir değiştirerek, insan değiştirerek, hayat değiştirerek aşacağını sanır. Ama içindeki boşluk peşinden gelir. Çünkü insan kendinden kaçamaz.
“Yaprak kıpırdamıyor, yüreğim öyle susmuş…”
Belki de şarkının en ağır cümlesi budur. Çünkü bazı acılar ağlatmaz. İnsan bazen öyle yorulur ki sadece susar. İlhan İrem’in sesi tam da o suskunluğun sesi olmuştur yıllarca.
Bugünün dünyasında şarkılar hızla tüketiliyor. Birkaç hafta konuşulup unutuluyor. Ama bazı eserler yıllar geçse de yaşamaya devam ediyor. Çünkü gerçek sanat zamana değil, insan ruhuna dokunur. İlhan İrem’in şarkıları da bu yüzden hâlâ yaşıyor.
Belki de hepimizin içinde bir yerde aynı cümle saklıdır:
“Keşke bazı şeyler başka türlü olsaydı…”
Ama hayat geriye dönmüyor.
Ve insan bazen yalnızca şunu diyebiliyor:
“Olanlar olmuş…”
-*-*-*
ANNELER GÜNÜ – BİZİM ANNELERİMİZ
“Bize Hergün Anneler Günü”
Annelerimizi yılda bir gün hatırlayıp hediye alınca ve sosyal medyada iki satır paylaşım yapınca görevimizi yaptığımızı sanıyoruz. Oysa bizim kültürümüzde anne, bir günün değil ömrün merkezindedir. Çünkü bu topraklarda anne sadece doğuran değil, evladını ayakta tutan, yoklukta kendinden veren, gece uyumayıp sabah ilk kalkan insandır. Bizim kültürümüzde “anne hakkı” diye bir kavram vardır ve bu kavramın ağırlığı hiçbir hediyeyle ölçülmez.
Anneler Günü’nün çıkışı aslında modern dünyanın duyguları takvime bağlama alışkanlığının bir sonucudur. İlk olarak 1908 yılında Amerika’da Anna Jarvis’in annesi için düzenlediği anma günüyle başladı. Daha sonra resmileşti ve dünyaya yayıldı. Türkiye’de ise Anneler Günü 1955 yılından itibaren kutlanmaya başlandı. Bugün geldiğimiz noktada ise bu özel gün, ne yazık ki büyük ölçüde ekonomik bir alışveriş dönemine dönüştürüldü. Günler öncesinden reklamlar başlıyor; çiçek, telefon, takı, beyaz eşya… Sanki anne sevgisi kredi kartı limitine göre ölçülüyormuş gibi bir hava oluşturuluyor.
Oysa bizim annelerimiz pahalı hediyeler değil, bir telefon bekliyor. “Anne nasılsın?” sözünü duymak istiyor. Kapısının çalınmasını, bir çayının içilmesini, yalnız bırakılmamayı istiyor. Çünkü Anadolu annesi fedakârlığı gösteriş için yapmaz. Evladının üstü örtülü mü diye gecenin yarısında kalkar ama bunu kimseye anlatmaz. Aç kalır, evladını doyurur ama karşılığında bir şey istemez.
Bugün toplum olarak en büyük kırılmayı da burada yaşıyoruz. Eskiden anne-baba yaşlandığında evladının baş köşesindeydi. Şimdi huzurevlerinin sayısı artıyor, yalnız yaşayan yaşlıların sayısı çoğalıyor. Aynı şehirde oturup aylarca annesini aramayan insanlar var. Teknoloji ilerledi ama vicdan bazı yerlerde geriye düştü. Kalabalıklar içinde büyüyen yeni nesil, ne yazık ki aile sıcaklığından uzaklaşıyor.
Bizim kültürümüzde anneye bakmak bir lütuf değil, görevdir. Hem vicdani hem insani görevdir. Çünkü bugün güçlü görünen herkesin arkasında uykusuz bir annenin emeği vardır. Bir insan annesinin duasını kaybettiği gün aslında en büyük zenginliğini kaybetmiştir.
Bu yüzden Anneler Günü yılda bir kez kutlanacak bir gün değildir. Bizim için her gün anneler günüdür. Anne hayattaysa kıymeti bilinmeli, değilse duası eksik edilmemelidir. Çünkü anne, yerine hiçbir şeyin konulamayacağı tek makamdır.



