Özellikle son 15-20 yıllık süreçte öylesine ve de epeyce uzağına düştük, özgür ve bağımsız gazetecilik özlemi, hasrete dönüştü. 35 yıla erişen bir gazeteci olarak bendeniz, üç, dört kuşak öncesine kadar uzanan meslek yaşamım boyunca öylesine güzel günler yaşadım ki anlatamam. Bunu rağmen içimi acıtan günümüzde yaşanan kötü örnekleri karşısında, yaşadığımız kayıpların ülkemiz insanının bugün yaşamakta olduğu sorunlar yumağıyla öylesine doğrudan bağlantılı olduğu gerçeğini de maalesef gözlemlemiş oldum. Kişisel özlemlerle uzaktan yakından kesinlikle ilişkilendirmek amacıyla değil ama neden bu hallere düştüğümüzü biraz daha iyi kavrayabilmemiz anlayabilmemiz anlamında gündemimize taşımak, sizlerle paylaşarak ortaya koymamın bir görev olduğu inancındayım. Öncelikle siyasetin doğası gereği, kitleleri yönlendirmede en etkin aracın medya güdülemesi olduğunu aklımızdan hiç ama hiç çıkarmamamız gerekiyor. Bizler, bu meslekte olanları kast ediyorum; en bilinçli olanlar için bile çok geçerli olmak üzere öğrenebildiğimiz kadarıyla gerçekleri bilebiliriz. Bu bir gerçektir. Kaçınılmaz insan haklarının kullanılabilmesi ile gasp edilmeleri arasında işleyen çarklarda, anahtarların, medyatik güdüleme araçlarının, gücünün, hangi siyasal çıkarlar ilişkilerinin, ağlarının elinde olduğu gerçeği tek belirleyicidir, kanısındayım. 1961 Anayasası’nın ardından örgütlenme yasalarında gecikmeler yaşanırken düşünce özgürlüğü, gazeteciliğin, gazeteci bağımsızlığının göreceli anlam ve önemiyle korunabilmesinin güvencesi olan 212 sayılı yasanın çıkarılması gibi olumlu yönde somut gelişmelerle ilgili kişisel kanım, salt gazetecileri kayırmadan çok ama çok anlamlı bir öngörüydü bir zamanlar. Ancak özgürlüklerin, insan haklarının birbirleriyle eklemlenen ilişkilerinde, geniş kapılarının açılmasında düşüncenin asıl özne olması kesinlikle rastlantı değildir, düşüncesindeyim. Teknolojinin dev boyutlarda geliştiği, insan haklarının sadece bizim ülkemiz içinde değil, dünya ölçeklerinde de ağır yenilgiye uğratıldığı çağımızda, sınırlı yıllar içinde dev boyutlarda büyüyüp zenginleşen, kazanan, sonra da sönüveren medya tekellerinin olması da asla rastlantısal gelişmeler değildir. Elbette ülkemizde bu yaşadıklarımız, sonuç olarak yaşam koşullarımızın da belirleyicileri oldukları için bizi yakından ilgilendirmektedir. Bu konuda elimde paylaşabileceğimiz somut bir çalışma şu an için olmayabilir ama benim özelimde üç kuşağın gözlemleriyle söyleyebileceğim önemli gerçeklerim daima vardır, olacaktır da. Ülkemizde halktan, çoğunluğun haklarından yana olanlar ile kirli çıkar ağlarına hizmet edenleri için de geçerli olmak üzere, gerçekten değerlisi ile marka olabilmeyi başarmışların sayılarının toplamı üzerinden bakarsak doğrudan siyasetin içinde etkin yönetici, milletvekili, görevlerinde de öne çıkmış olan kimi gazeteci kökenliler, diğer meslek grupları arasından en ön saflarda yer almış sayılabilirler. Tüm bunların doğal yansıması yumurta tavuk ilişkisinin benzeri bir siyaset-gazeteci ilişkisinin var olduğu gerçeğidir. Bu anlamda bakıldığında var olan sorunlarımız tam da bu noktadan itibaren yaratılmış olmaktadır. Dolayısıyla tüm bunların ayrımına bile varamadan haddini bilememek gibi olumlu katkı yapıyor, kanısı ile toplumsal gidişata çomak sokmak gibisinden sonuçlar ortaya çıkabilmektedir. Bazen birkaç satırlık bir haberin bile öylesine anlamlı toplumsal sonuçları ortaya çıkıp bazen çuvallamamıza dahi sebep olabilmiştir. Bazen de yalan, kurgulamalar üzerinden gerçekmiş gibi pazarlananların öylesine ağır yaralar açma gücü yaşanabilmektedir. Nasıl ki, 1960’lar sonrası süreçte yaşanan özgürlükler ortamında gazetecilik, meslek örgütlenmelerinin, sendikalarımızın, cemiyetlerimizin örgütlü güç kazanmaları, doğal olarak etik değerlerin denetlenebilmesi süreçlerinde biz gazeteciler sadece soldan, toplumsal cepheden değil, sağdan da düzgün, hakların gelişmesinden yana etkin katkılar yapabiliyorlardı. Günümüzde ise ve bilhassa 1980 darbesi sonrasından başlayarak çarklar öylesine çarpık çurpuk işletilmeye başlandı ki, adeta elimizdeki pusulamızı yitirmiş duruma düşüverdik. O yüzdendir ki biz gazeteciler artık önümüzü göremediğimiz bir süreç yaşıyoruz. Önümüzü göremediğimiz için de zaman zaman haklı, zaman zaman da çok hak ama bize zararlı gelebilen çıkışlar yapabiliyoruz. Bilinçli olarak kirlenen omurgasız sözde meslektaşlardan söz etmiyorum. Onlar zaten çok bilinçli insanlık suçu işlemek suretiyle kitlelere çok ağır zararlar verilmesinde düpedüz maşa oluyorlar. Benim derdim, yazımın başından beri anlatmaya çalıştığım doğru yolda, doğru işler yaptıklarına öncelikle kendilerini inandırıyor olarak, daha kötüsü kimileri de içten pazarlıklı, satılık/satılmışlar olarak, hepimizin haklarına zarar verenlerle...