İnsan, garip bir çelişkinin içinde yaşar. Ölümü bilen tek canlıdır; ama sanki hiç ölmeyecekmiş gibi davranan da yine odur.
Herhangi bir hayvanın yarın diye bir derdi yoktur. Ne biriktirir, ne hesap yapar, ne de “ya sonra” diye kaygılanır. Onun dünyası bugündür. Oysa insan, yarını icat etmiş bir varlıktır. Takvimler, planlar, hedefler… Hepsi o büyük gerçeği ertelemek için kurulmuş düzenekler gibi.
Çünkü insan her şeyi bilir. Bir gün öleceğini, bu hikâyenin bir yerde biteceğini bilir. Ama işin tuhafı, bu bilgi onu daha bilinçli kılmaz çoğu zaman. Tam tersine, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamasına neden olur. Kırgınlıkları büyütür, ertelediği hayalleri biriktirir, söylemesi gereken sözleri yarınlara bırakır ve insan en çok da zamanını israf eder insan.
Oysa ölüm bilgisi, insanın elindeki en büyük uyarıdır. Bir son olduğunu bilmek, her anı daha değerli kılmalıydı. Ama biz bunu bir avantaja çevirmek yerine, görmezden gelmeyi tercih ediyoruz. Ölümü düşünmemek için hayatı yüzeyde yaşıyoruz.
Bir dostu aramayı erteliyoruz. Bir özrü dilemek için “uygun zamanı” bekliyoruz. İçimizden geçenleri söylemek için şartların mükemmel olmasını istiyoruz. O şartlar hiçbir zaman oluşmuyor. Çünkü hayat, mükemmel anlar sunmak için değil; yaşanmak için var.
Belki de mesele, ölümü bilmek değil; onu kabullenmekte düğümleniyor. Kabullenmek, insanı korkutuyor. Çünkü kabullenmek demek, erteleyemeyeceğini anlamak demek ve insan en çok bundan kaçıyor.
Oysa gerçek şu… Hayat uzun değil, sadece alışıyoruz. Günler birbirine benzedikçe, bitmeyecek sanıyoruz. Ama her gün, fark etmeden eksiliyoruz.
Peki, insan nasıl yaşamalı?
Önce dürüst olmalı. Kendine karşı da, başkasına karşı da. Çünkü insan en çok kendine yalan söylediğinde kaybeder. Sonra cesur olmalı. İçinden geçenleri söylemekten, doğru bildiğini savunmaktan korkmamalı. Hayat, susanları değil; gerektiğinde konuşanları hatırlar.
İyi bir insan olmaksa büyük laflarla değil, küçük davranışlarla başlar. Kimse görmezken de doğruyu yapabilmekle… Birinin yükünü hafifletmekle… Kırmamaya özen göstermekle ve kırdığında özür dilemesini bilmekle…
İnsan, biriktirdikleriyle değil; bıraktıklarıyla hatırlanır. Bu yüzden hırslarını değil, izlerini büyütmeli. Ardında güzel hatıralar, iyi sözler, temiz duygular bırakmalı.
Sevdiklerini ertelememeli. Bir gün mutlaka yaparım dediği şeyleri bugüne çekmeli. Çünkü “bir gün” dediğimiz şeyin takvimde yeri yok.
En önemlisi ise, zamanın kıymetini bilmeli. Çünkü zaman, geri gelmeyen tek şey. Ne para ile alınır, ne pişmanlıkla geri döner.
İnsan öleceğini bilerek yaşamalı; ama bu bilgiyi hayatı ertelemek için değil, hayatı derinleştirmek için kullanmalı.
Belki o zaman, bu büyük çelişki biraz olsun anlam kazanır.
-*-*-*
BEKÂR ÖLÜLERİN EVLENDİRİLMESİ
Ceset Karaborsası
Toplumsal gerçeklikle şehir efsanelerini birbirine karıştırmak kolaydır; bu konu da tam olarak o alanın içinde yer alıyor. “Bekâr ölülerin evlendirilmesi” diye bilinen uygulama, yaygın bir gerçeklikten çok, sınırlı bölgelerde görülen eski bir gelenek ve bunun etrafında büyümüş abartılar ile suç vakalarının karışımıdır.
En çok bilinen örnek, Ghost Marriage olarak adlandırılan ve özellikle Çin’in bazı kırsal bölgelerinde tarihsel olarak görülen bir uygulamadır. Ama bu, modern toplumun geneline yayılmış bir norm değildir.
“Hayalet Evliliği” (Minghun)
Bazı kültürlerde, bekâr ölen kişinin “öteki dünyada yalnız kalmaması” ya da aile soyunun sembolik olarak devam etmesi gibi inançlar nedeniyle, ölmüş kişiler adına sembolik evlilik ayinleri yapılmıştır. Burada çoğu zaman gerçek bir beden üzerinden değil, temsili törenler, isimler veya aileler arası anlaşmalar söz konusudur. Yani işin kültürel tarafı, sandığımız kadar “fiziksel” değil, daha çok inanç temellidir.
Ancak mesele burada bitmiyor. Zaman zaman medyaya yansıyan bazı olaylar, bu geleneğin karanlık bir suistimal boyutuna dönüştüğünü gösteriyor. Özellikle bazı bölgelerde “ölü gelin” bulmak için yasa dışı faaliyetlerin ortaya çıktığına dair haberler çıkmıştır. Bu noktada “ceset karaborsası” iddiası tamamen uydurma değildir; fakat bu durum yaygın bir sistem değil, suç örgütlerinin dâhil olduğu istisnai vakalardır. Yani ortada bir kültürden çok, kültürün istismar edilmesi vardır.
Bu ayrımı net koymak gerekir:
Bir tarafta inanç, gelenek ve sembolik ayin;
Diğer tarafta ise suç, ticaret ve etik çöküş.
Toplumlar değiştikçe bu tür uygulamalar da ya yok oluyor ya da dönüşüyor. Modern hukuk sistemleri, insan hakları ve etik değerler bu tür pratikleri zaten kabul etmez. Bugün Çin’de bile bu gelenek resmi olarak teşvik edilmez; aksine yasa dışı boyutlarıyla mücadele edilir.
Senin tarzında bir köşe yazısı olarak meseleye şöyle bakmak daha yerinde olur:
Toplumların geçmişi, bugünün aynası değildir. Ama geçmişin içinden çıkan bazı gölgeler, bugünün karanlık köşelerinde yaşamaya devam eder. “Ölüleri evlendirmek” belki bir zamanlar bir inancın parçasıydı; fakat bugün bu başlık altında konuştuğumuz şey artık bir kültür değil, bir yozlaşma hikâyesidir.
İnsan, ölüsüne bile saygı duymayı öğrenememişse, dirisine ne kadar değer verir? Bence, asıl sorulması gereken soru budur.


