Size bir gerçeği açıklıyorum.
Gazetelerde her yazılana, televizyonlarda ve sosyal medyada her izlediğinize inanmayın.
Aslında bu cümle yeni değil. Yeni olan, bu cümlenin zaruret haline gelmiş olması. Çünkü artık hakikat ile vehim, bilgi ile zan, haber ile tevil arasındaki mesafe bir parmak kaydırma kadar kısa.
Bir başlık görüyoruz; hiddet duyuyoruz.
Bir video izliyoruz; kanaat oluşturuyoruz.
Bir paylaşımı okuyoruz; hüküm veriyoruz.
Sonra da “Ben gördüm” diyoruz. Oysa görmek her zaman bilmek değildir. Bilmek; tahkik ister, emek ister, itidal ister.
Eskiden haber beklenirdi. Gazete sabah gelirdi, akşam bülteni izlenirdi. Yanlış varsa, ertesi gün tekzip yayımlanırdı. Şimdi ise yanlış, doğrudan doğruya itibar suikastına dönüşüyor. Düzeltme yok, mahcubiyet yok, mesuliyet hiç yok.
Sosyal medya çağında herkes muhabir, herkes yorumcu, herkes hâkim. Fakat kimse şahit değil. Görüntü var ama hikmet yok. Ses var ama feraset yok. Kalabalık var ama akıl eksik.
Televizyon ekranlarında konuşan çok, dinleyen az. Sosyal medyada yazan çok, düşünen az. Bir cümle kırpılıyor, bir an donduruluyor, sonra o parça bütüne delil diye sunuluyor. Oysa hakikat, parçalanınca anlamını yitirir.
İşte tam da bu yüzden, her duyduğumuza inanmayın. Her yazılanı ayet gibi okumayalım. Her izlediğimizi mutlak doğru sanmayalım. Şüphe etmek kötülük değildir; aksine idrak kapısını açık tutar.
Gazetecilik; acele değil, sabır işidir.
Habercilik; bağırmak değil, emanet taşımaktır.
Okuyuculuk ise körü körüne inanmak değil, tefekkür etmektir.
Bugün en büyük ihtiyaç; daha fazla içerik değil, daha fazla vicdan. Daha hızlı haber değil, daha doğru söz. Daha çok paylaşım değil, biraz sükût.
Saygılarımla.




