“Bazı Bayramlar İnsanının İçine Oturur”
Kurban Bayramı’nın ikinci günüydü. Balıkesir’de bir huzurevine gittim. Yıllarca birlikte çalıştığımız, aynı masada çay içtiğimiz, aynı sokaklarda yürüdüğümüz emekli öğretmen ağabeyimizi ziyaret etmek için…
Yaş almıştı. Hastalık da yavaş yavaş zihnini kemiriyordu. Alzheimer başlangıcı demişlerdi. Yanına oturdum. Uzun uzun yüzüme baktı. Gözlerinde bir tanıma çabası vardı ama sanki anılar birbirine karışıyordu. Bir ara ismimi çıkaracak gibi oldu, sonra vazgeçti. Beni tanımadı desem daha doğru olur.
İnsan bir gün unutulabileceğini biliyor da, bir dostunun hafızasından silinmeyi kabullenemiyor.
Huzurevinde dolaştıkça başka hayatlara da dokundum o gün. Bayramdı ama koridorlar sessizdi. Kapılara bakan gözler vardı. Bekleyen insanlar vardı. Çoğunun yanına kimse gelmemişti.
Kiminin artık hayatta hiç kimsesi kalmamıştı.
Kimisi ise yine de çocuklarını savunuyordu.
“Gelirlerdi aslında ama işleri vardır…”
“Torun küçük, onunla uğraşıyorlardır…”
“Bugün yetişemediler, yarın gelirler…”
Bir anne evladını ne olursa olsun kötü konuşmuyor. Bir baba, içi kırılsa bile çocuğunu korumaya devam ediyor. Yaşlanınca insanın kırgınlığı bile sessizleşiyor demek ki.
Orada çalışan görevlilerle de konuştum. Gerçekten büyük bir emek veriyorlar. Yaşlılarla tek tek ilgileniyorlar. Sosyal etkinlikler düzenliyorlar. Zaman zaman okullar ziyarete geliyor, konserler yapılıyor, birlikte vakit geçiriliyor. Ellerinden geleni yapıyorlar.
Ama bazı eksiklikler var ki hiçbir etkinlik dolduramıyor.
Çünkü o insanların çoğu aslında evlatlarını bekliyor.
Bir kapının açılmasını…
Bir “Nasılsın anne?” cümlesini…
Bir sarılmayı…
Orada tanıdığım yaşlılardan biri de İsmet Amca oldu. Eşi tarafından huzurevine yerleştirilmiş. Bütün gün kapıya bakıyordu. Her ayak sesinde doğruluyor, her gelen gölgeye umutla dönüyordu.
“O gelir…” diyordu.
Bir süre sonra umudu azaldı ama tamamen bitmedi.
“Bugün gelemedi…”
“Yarın gelir artık…”
“Bayram ya… Kuzu kesmişlerdir şimdi… Onunla uğraşıyordur…”
“Yarın kesin gelir…”
Bunu söylerken yüzünde hâlâ kırılmamış küçücük bir umut vardı.
Sonra sessizce yanımızdan ayrıldı.
İşte bazı bayramlar böyle geçiyor.
Kalabalık sofraların dışında…
Sessiz koridorlarda…
Bir kapının açılmasını bekleyerek…
Belki de bayramın en ağır tarafı budur.
İnsan yaşlanmaktan değil, unutulmaktan korkuyor.
-*-*-
Kurban Bayramı mı, Tatil mi?
Bir bayram daha geride kaldı. Kimi için deniz kenarında birkaç gün, kimi için memlekete dönüş, kimi için de trafikte geçen saatler… Ama şu soruyu artık yüksek sesle sormamız gerekiyor: Kurban Bayramı gerçekten bir tatil midir?
Eskiden bayram denildiğinde akla önce büyüklerin eli öpmek, komşuya gitmek, paylaşmak ve dayanışma gelirdi. Şimdi ise ilk konuşulan şey tatil rezervasyonları, otel fiyatları ve dönüş trafiği oluyor. Bayramın manevi tarafı ile ekonomik ve turistik tarafı arasında sıkışmış bir toplum görüntüsü veriyoruz.
Balıkesir bu bayramda yine Türkiye’nin en yoğun noktalarından biri oldu. Özellikle Akçay ve çevresi adeta nefes alamadı. Akçay Kavşağı’nda oluşan kilometrelerce araç kuyruğu artık sıradan bir görüntü haline geldi. İnsanlar saatlerce direksiyon başında bekledi. Öyle anlar yaşandı ki araçlar neredeyse ilerleyemedi. Bayrama ulaşmaya çalışan vatandaş, bayramı yolda tüketti.
Bu tablo aslında bize önemli bir gerçeği gösteriyor. Balıkesir turizmi büyüyor ama altyapı aynı hızla gelişmiyor. Edremit Körfezi yıllardır Türkiye’nin en önemli tatil bölgelerinden biri olmasına rağmen özellikle bayram ve yaz dönemlerinde trafik çilesi artık kronikleşmiş durumda. Sadece yollar değil; otopark, çevre düzeni, ulaşım planlaması ve şehir içi trafik yönetimi de yeniden düşünülmeli.
Çünkü turizm yalnızca otellerin dolması değildir. Turizm; gelen insanın huzur bulması, rahat ulaşım sağlaması ve yaşadığı şehirden memnun ayrılmasıdır. Saatlerce kavşakta bekleyen bir vatandaşın aklında deniz manzarasından önce trafik kalıyor.
Öte yandan Balıkesir ekonomisi açısından hareketli bir bayram yaşandığını da görmek gerekiyor. Esnafın yüzü güldü. Restoranlar, kafeler, pansiyonlar ve sahil işletmeleri yoğunluk yaşadı. Özellikle Ayvalık, Altınoluk, Akçay ve Cunda Adası binlerce ziyaretçiyi ağırladı. Bu canlılık elbette kıymetli. Ancak plansız yoğunluk uzun vadede turizme zarar verir.
Belki de artık bayramlara biraz daha farklı bakmalıyız. Bayram yalnızca şehirden kaçmak değildir. Bayram; biraz durmak, hatırlamak, paylaşmak ve yakınlaşmaktır. Trafiğin, gürültünün ve telaşın içinde kaybolan bir bayram kültürü hepimizi yavaş yavaş birbirimizden uzaklaştırıyor.
Kurban Bayramı’nın ruhu; etin paylaşılmasında değil, gönlün paylaşılmasındadır. Eğer bunu unutur, bayramı yalnızca resmi tatil olarak görürsek; yollar dolar ama gönüller boş kalır.


