Günümüzün hızlı akan, bireyselliği ve bencilliği körükleyen dünyasında bazı değerleri sözlüklerin tozlu sayfalarına terk ediyoruz. Oysa toplum denilen o devasa yapıyı ayakta tutan, tuğlaları birbirine bağlayan gizli bir harç vardır. Bu harcın en temel iki maddesi ise zamansız bir düsturdur. Küçüklerimize merhamet etmek, büyüklerimize saygı göstermek.
Merhamet, sadece bir çocuğun başını okşamak ya da bir oyuncağını paylaşmak değildir. Küçüklerimize merhamet etmek; onların çocuk olma hakkını korumak, hatalarına karşı hoşgörülü olmak ve onlara geleceğe güvenle bakabilecekleri sevgi dolu bir ortam sunmaktır. Merhametle büyümeyen bir çocuk, yarın öfkeyle ve nefretle yönetilen bir yetişkine dönüşür. Küçüklerimize gösterdiğimiz merhamet, aslında toplumun geleceğine yaptığımız en büyük yatırımdır.
Saygı ise köklerimize olan bağımızdır. Yaşça büyüklerimize saygı göstermek, sadece bir otobüste yer vermekten ibaret görülemez. Onların tecrübesine, yaşanmışlığına, bu topluma kazandırdıklarına değer vermektir. Yaşlısına saygı duymayan, onların tecrübesini yok sayan bir toplum, geçmişiyle bağını koparmış demektir. Kökleri olmayan bir ağaç ilk fırtınada nasıl devrilirse, büyüklerine saygıyı unutan bir toplum da ahlaki bir çöküşe mahkûmdur.
Bu iki değer, bir terazinin iki kefesi gibidir. Küçüklerine merhamet etmeyen bir nesil, büyüdüğünde saygı duymayı öğrenemez. Büyüklerinden saygı ve merhamet görmeyen küçükler ise yarının acımasız dünyasını inşa eder.
Sosyal medyanın ve dijital ekranların arkasına saklanıp insan ilişkilerini yüzeyselleştirdiğimiz bu çağda, özümüzü hatırlamaya her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Bir çocuğun gözündeki gülücüğe merhametle karşılık vermek ve bir büyüğün yüzündeki çizgilerde saklı tecrübeye saygıyla eğilmek… İşte insan olmanın ve “biz” olabilmenin gerçek sırrı buradadır.
-*-*-*-
Kıskanılmak mı, Acınmak mı? Hangisini İstersiniz?
Dünya denen bu kalabalık sahnede insanoğlu hep bir rolün peşindedir. Görünmek, fark edilmek, bir yere ait olmak isteriz. Ancak zaman zaman kendimize sormaktan çekindiğimiz, sorsak da cevabından korktuğumuz sert bir soru vardır. Kıskanılacak bir insan mı olmak istersiniz, yoksa acınılacak insan olmak istersiniz?
İlk bakışta çoğumuz tereddütsüz bir şekilde “Elbette kıskanılmak!” diyebiliriz. Başarı, şan, şöhret, zenginlik… Kıskanılmak; önde olmanın, başarmanın ve birilerinin gıpta ettiği o “zirvede” durmanın bedeli gibi görünür. Ancak madalyonun öteki yüzünü çevirdiğinizde durum bu kadar parlak değildir. Kıskanılan insan, etrafı kalabalık görünen ama aslen yapayalnız bir dünyada yaşar. Yanındakilerin samimiyetinden şüphe duyar, bir hatasında düşmesini bekleyen gözleri üzerinde hisseder. Kıskanılmak, göz alıcı ama soğuk bir tahtta oturmaya benzer.
Peki ya acınılacak durumda olmak? Acınmak, insanın özsaygısını inciten, çaresizliği ve mağlubiyeti simgeleyen ağır bir yük gibidir. Kimse düştüğü bir çukurda, yukarıdan kendisine merhametle ama üstenci bir edayla bakılmasını istemez. Ancak tuhaf bir şekilde acınmak, insan olmanın hamurunda var olan o en saf duyguyu, şefkati tetikler. Acınılan insan yalnız değildir; zayıflığıyla kalplere dokunur.
İşin aslı şudur ki; bu iki kavram da aslında birer aşırılığın, birer “dengesizliğin” ürünüdür. Biri insanı yukarıdan bakmanın yalnızlığına sürükler, diğeri aşağıda kalmanın ezikliğine…
Belki de doğru soru “Hangisi olmak istersiniz?” değil, “Bu iki tuzaktan nasıl uzak durulur?” olmalıdır. Kıskanılacak kadar kibirli bir başarı yerine örnek alınacak bir duruş; acınılacak bir çaresizlik yerine destek olunacak bir gayret sergilemek… Gerçek huzur, kimsenin hasedini çekmeden ve kimsenin acıyan gözlerine muhtaç kalmadan, kendi çizgisinde onurla yürüyebilmektir.
-*-*-*-
SOĞANA NE OLDU?
Mutfaklarımızın gizli kahramanı, her yemeğin başrolün de oynayan soğan, son günlerde adeta “altın” oldu. Pazarda, markette 60 – 70 liraya satılan soğan hepimizin gözlerini yaşartıyor. Eskiden “bi kuru soğan, bir ekmek yeriz” derken, şimdi soğan lüks bir yiyecek haline geldi.
Ne oldu da bu soğan bizi doğramadan ağlatmaya başladı? Gelin, çok kafanızı karıştırmadan, çay sıcaklığında bir sohbetle bu durumu masaya yatıralım.
Ne Oldu Bu Soğana? Neden Bu Kadar Pahalı?
Aslında her şeyin temelinde iki klasik sebep var: Doğa ve Maliyetler.
Hava Muhalefeti ve Hastalıklar: Geçtiğimiz dönemde bazı büyük üretici bölgelerinde yaşanan aşırı yağışlar, arkasından gelen plansız sıcaklar soğanı tarlada vurdu. Küflenme ve çürüme gibi hastalıklar yüzünden tonlarca soğan daha pazara inmeden çöp oldu. Yani arz azaldı.
Maliyet Durumu: Çiftçinin mazotu, gübresi, ilacı, tarlayı sulamak için kullandığı elektriği derken üretim maliyetleri uçtu. Çiftçi de haklı olarak bu maliyeti kurtarabilmek için fiyatı artırmak zorunda kaldı.
Depolama ve Nakliye: Soğan patates gibi ürünler depolanır. Depo kiraları, soğuk hava depolarının elektrik faturaları ve o soğanı Balıkesir’e, İstanbul’a taşıyan kamyonun mazot masrafı da üst üste binince, tarlada 15-20 lira olan soğan kapımıza gelene kadar 60 lirayı buldu.
Balıkesir’de Soğan Ekiliyor mu?
Evet, ekiliyor! Balıkesir tarım konusunda zaten tam bir cennet. Manyas, Bandırma ve Gönen taraflarında hem arpacık soğan hem de yemeklik kuru soğan üretimi yapılıyor.
Ancak Balıkesir’deki üretim, tüm Türkiye’nin ya da bölgenin devasa talebini tek başına karşılamaya yetmiyor. Biz genelde Türkiye olarak soğanı Ankara (Polatlı), Amasya, Hatay ve Karacabey (Bursa) gibi devasa soğan ambarlarından çekiyoruz. Buralardaki rekolte (yani çıkan ürün miktarı) düşünce, Balıkesir’deki yerel üretim de fiyat baskısı altında kalıyor ve buralarda da fiyatlar yükseliyor.
İthalat Yapılır mı?
Hükümet bu gibi kriz anlarında genelde hemen “ithalat” kartını masaya sürer. Muhtemelen komşu ülkelerden (Mısır, Azerbaycan veya Orta Asya ülkelerinden) gümrüksüz veya düşük vergili soğan ithalatına izin verilecektir.
İthalat kısa vadede piyasayı rahatlatır, depocuların elindeki malı ucuza çıkarmasını sağlar ve fiyatları biraz aşağı çeker. Ancak uzun vadede yerli çiftçiyi küstürdüğü için seneye daha az soğan ekilmesine yol açabilir. Yani ithalat geçici bir ağrı kesicidir, kesin çözüm değildir.
Fiyatlar Düşer mi?
Evet, düşecek. Ama hemen yarın değil.
Tarımda kural basittir. Yeni hasat dönemi başladığında piyasaya bol miktarda taze ürün girer. Yakın zamanda yeni mahsuller tarlalardan sökülüp pazara indikçe o 60 – 70 liralık fahiş fiyatlar gevşeyecektir. Fiyatların 30 – 40 lira bandına (belki daha da aşağısına) gerilemesi bekleniyor. Ancak enflasyonist ortamda eski “10-15 liralık” günleri beklemek maalesef pek gerçekçi değil.
Soğan bu toprakların can damarıdır. Umarız çiftçimizin emeğinin karşılığını aldığı, tüketicinin de filesini doldururken iki kez düşünmediği dengeli günler yakındır. O güne kadar mutfakta soğanları biraz daha tasarruflu doğramakta fayda var!




