Bazı insanlar vardır, söyledikleri sözden çok, söyleyiş biçimleriyle iz bırakır.
İncili Çavuş da onlardan biridir. Adını tarih kitaplarında uzun uzun bulamazsınız belki ama halkın dilinde yaşamaya devam eder. Çünkü o, güldürmenin arkasına saklanan bir hakikat ustasıdır.
- Murad dönemi… Sertliğin, disiplinin, korkunun eksik olmadığı bir zaman. Öyle ki bir söz, bazen insanın başına iş açmaya yeter. İşte böyle bir dönemde İncili Çavuş’un yaptığı şey, sadece espri yapmak değildir. O, ince bir ip üzerinde yürür gibi konuşur. Hem güldürür hem düşündürür. Hem söyler hem de saklar.
Nüktedanlık dediğimiz şey biraz da cesaret işidir. Herkes doğruyu bilir ama herkes söyleyemez. İncili Çavuş’un farkı, doğruyu kırmadan, dökmeden, kimseyi karşısına almadan söyleyebilmesidir.
Padişah bir gün sorar:
“İncili, dünyada en zor iş nedir?”
Hiç düşünmeden cevap verir:
“Doğruyu söylemek sultanım… Hele ki dinleyen yoksa.”
Sarayda bir sessizlik olur. Herkes sözün nereye gittiğini anlar ama kimse bir şey diyemez.
Bir başka gün:
“İnsanlar neden bu kadar çok konuşur?” diye sorulur.
Cevabı yine hazırdır:
“Az bilen çok konuşur, çok bilen susar. Benimki biraz mecburiyet…”
Kendini de işin içine katar, lafı yumuşatır ama mesaj yerini bulur.
Bir gün padişah öfkelenir:
“Bre İncili! Sen mi akıllısın ben mi?”
Başını eğer, hiç tereddüt etmeden cevap verir:
“Elbette siz sultanım… Çünkü ben sizin gibi akıllı olsaydım, sizin yerinizde olurdum.”
İşte o ince çizgi… Ne karşı gelir ne de tamamen boyun eğer. Ama söz yine yerini bulur.
İncili Çavuş’un hikâyelerinde hep tanıdık bir taraf vardır. Çünkü anlattığı şey insanın kendisidir. Kibir, gösteriş, cehalet, güç…
Yüzyıllar geçer ama değişmez.
Belki de bu yüzden bugün bile bir İncili Çavuş fıkrası duyduğumuzda sadece gülmeyiz… Biraz da düşünürüz.
Çünkü bazı gerçekler doğrudan söylendiğinde ağır gelir.
Ama bir tebessümle anlatıldığında, insanın içine daha kolay yerleşir.
Duygusal İhmal
Görünmez Yara
Çocukluk, aslında ne yaşadıklarımızdan ziyade, yaşayamadıklarımızın toplamıdır. Özellikle o ilk yıllar; dünyanın en çıplak, en savunmasız halidir insan. Kendini anlatacak kelimesi yoktur, başına geleni tartacak terazisi yoktur. Sadece hisseder. Ve o hisler, bazen bir ömür boyu çıkmayacak bir kiracı gibi yerleşir ruhun en kuytu köşesine.
İşte duygusal ihmal, o sessiz ve karanlık köşede başlar.
Oradaydılar Ama Yoktular
Bir ev düşünün; çatısı var, yemeği var, kıyafeti tam. Ama ruhu eksik. Fiziksel olarak odada olan ama zihnen kilometrelerce uzakta duran ebeveynler… Sevginin bir “görev” gibi verildiği ama asla “hissettirilmediği” o buz gibi evler. Bir çocuk için aç kalmak korkunçtur evet, ama görülmemek çok daha yıkıcıdır. Çünkü o yaşlarda dünya, sadece anne ve babanın yüzündeki o ifadeden ibarettir.
Eğer o yüzlerde bir sıcaklık, bir onay, bir “buradayım” mesajı yoksa; çocuk bunu “Hata bende, ben sevilmeye değer değilim” diye okur. İşte o an içeride bir yerlerde camdan bir vazo yere düşer. Sesi duyulmaz ama parçaları her yere dağılır.
Büyümeyen Küçük Hayaletler
Sonra o çocuk büyür. Takım elbiseler giyer, işe gider, fatura öder. Ama içindeki o görülmemiş küçük çocuk asla yaş almaz. Beyni hep alarmda dır; en küçük bir ses yükselmesinde irkilir, biri ona fazla yaklaştığında kaçmak ister, güvenmek istediğinde ise sanki uçurumun kenarındaymış gibi hisseder.
Duygusal ihmal, insanın karakterine sızan sinsi bir zehir gibidir:
Öfke Patlamaları: Aslında bugüne değil, geçmişteki o sahipsizliğe duyulan bir isyandır.
Aşırı Vericilik: “Eğer herkesi mutlu edersem, belki beni de görürler” çabasıdır.
Anlamsız Boşluk: Kalabalıkların içinde bile geçmeyen o derin “hiçlik” duygusudur.
“Abartıyorsun” Denilen Yaralar
Genelde bu insanlara “Geçmişte kaldı, abartma” derler. Oysa ruhun zaman algısı yoktur. 20 yıl önceki o sevgisizlik, bugün bir ilişkideki kıskançlık krizine ya da sebepsiz bir ağlama nöbetine dönüşerek yeniden sahneye çıkar. Bazı şeyler sadece şekil değiştirir, asla yok olmazlar.
İyileşmek Mümkün mü?
Belki de en büyük ihtiyacımız mucizeler ya da devrimler değil; sadece gerçek bir temas. Birinin gözünün içine bakıp “Seni duyuyorum, seni görüyorum” diyebilmek. Sevgi, romantik bir lüks değil; bir çocuğun (ve içindeki o çocuğun) hayatta kalma stratejisidir.
Unutmayın; bugün “zor” dediğimiz birçok yetişkin, aslında zamanında yeterince sevilmemiş, duyguları fark edilmemiş o çocukların yorgun gölgesidir. Kendimize ve birbirimize olan şefkatimiz, o görünmez yaraların tek merhemidir.
-*-*-*
HALK SÜPÜRGE TOHUMU YERKEN…
Birinci Dünya Savaşı yıllarında halk süpürge tohumu yerken, Sadrazam Talat Paşa vesika ile evine ancak sınırlı miktarda ekmek alabiliyordu. Kalabalık ailesi, iaşe idaresinin kişi başına verdiği dört yüz dirhem arpa, nohut, yulaf ve süpürge tohumu karışımı ile besleniyordu.
Bir gün iaşe reisi İsmail Hakkı Paşa, sadece hastanelere verilmesi gereken bembeyaz ekmeklerden bir miktarını paketleyip Talat Paşa’nın evine gönderdi. Ev halkı, uzun zamandır hasret kaldıkları bu beyaz ekmeği akşam yemeğinde Paşa’ya sürpriz olarak sundu.
Talat Paşa ekmekleri görünce şaşırdı ve sordu:
“Bunlar nereden geldi?”
90 yaşındaki annesi, ekmeklerin İsmail Hakkı Paşa tarafından gönderildiğini söyleyince, Talat Paşa sofradaki tüm ekmekleri tek bir parça bırakmadan topladı. Yanına bir tezkere ekleyerek iaşe reisine geri gönderdi:
“Yanlışlıkla bizim eve gelen bu hastane ekmeklerini, ait olduğu yere gönderiniz.”
Ardından eşi Hayriye Hanım’a dönerek şöyle dedi:
“Biliyor musun hanım, bu ekmeklerin içinde öyle bir madde var ki, insanın çehresinde simsiyah lekeler bırakır. Hani ‘yüz karası’ denir ya, işte o lekelerden. Halk süpürge tohumu yerken, bu ekmekleri yiyebilen vicdansızların alınlarındadır o lekeler. Millet de o lekeleri görür.”
Not: Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) yıllarında İstanbul’da yaşanan derin kıtlık ve iaşe sıkıntısı sırasında halkın süpürge tohumu, mısır koçanı ve arpa karışımı ekmek (siyah ekmek) yediği, Sadrazam Talat Paşa’nın ise halkla aynı ekmeği vesika ile aldığı tarihi bir vakıadır.
Devlet, gıda dağıtımını vesika sistemiyle kontrol altına almaya çalışırken, halk temel besinlere bile ulaşmakta zorlanmıştır. Bu anlatı, dönemin yokluk şartlarını ve yöneticilerden beklenen ahlaki sorumluluğu vurgulayan çarpıcı bir örnek olarak aktarılır. Gerçekliği tartışmalı olmakla birlikte, toplumsal hafızada “yokluk içinde adalet” fikrini temsil eden sembolik bir hikâye niteliği taşır. Hikayenin farklı versiyonları da vardır.



