Bugünkü yazımın başlığını okuyunca kuşkusuz hemen anımsadınız sanırım. Benzer başlık ve içerikte son 6-7 yıllık süreç içerisinde birkaç kez bu sütunlarda yazılarım yayımlanmıştı. Bu kez yine zaruret hasıl oldu ve yine benzer başlık ve içerikte bugünkü yazımı biraz güncellenmiş haliyle sizlere sunmak istiyorum.

O nedenle bugünkü yazımı henüz okumaya başlarken “yine eskilerden bahsetmiş, biz eskiden çok eskiden çok su içerdik testiden!” mantığı ve felsefesiyle yazdıklarımı bazılarının yaptığı gibi yine alaycı biçimde yorumlayıp değerlendirerek hissettirmeyin bana sakın!

Beğenmiyorsanız okumayın yahu!..

Ben yine de kim ne düşünürse düşünsün ne derse desin ne kadar alay edip dalga geçerse geçsin, bugün de yine eskilerden örneklerle bugünün vahim tablosundan ısrarla bahsetmeyi yine zaruret hasıl olduğundan anlatmayı sürdüreceğim. Çünkü bugünlerde her şey o kadar yapay, o kadar yavan geliyor ki bana…

İşte tam da bu neden ve gerekçeyle olsa gerek yazılarımın bazılarında eskilere atıfta bulunarak, o eski zamanlarda doğru ve dürüst olan bir o kadar da gerçekleri yansıtan yaşananları, yaşadıklarımızı tekrardan kaleme alarak günümüzde bazı şeylere misal/örnek oluşturmasını bekliyor, umutsuzca umut ediyorum…

Nasıl? Diye soracak olursanız, örneğin; bu memlekette çok değil, 25-30 sene öncesine kadar çok yeterli olmasa, sayılmasa da gerçekten bugüne kıyasla ‘MUHALEFET’ vardı. Siyaset de bugünkü gibi tek sesli değildi. Eleştirilecek ve hatta kınanacak, ayıplanacak çok şeyi olmasına rağmen o zamanların muhalefeti basın ve medya aracılığıyla gür sesini kimilerine göre ‘ÇATLAK SESİNİ’ geniş kitlelere duyuruyor, iktidarı kıyasıya eleştirme görevini hakkıyla yerine getirebiliyordu. Bugün ise dedim ya siyasete tek seslilik egemen durumdadır.

Adına ‘MUHALEFET’ denilenlerin sesini duyurarak, haykırışlarına yer verecek cılızda olsa protest fısıltılarını dillendirecek bir basından genel tanımıyla medyadan bugün kim söz edebiliyor ki!..

Eskilerin ‘Manzara-i Umumiye’ denilen genel görünüme şöyle bir baktığımda şuna samimiyetle inanıyorum ki; Bu ülkede bilhassa son 20-21 yıldır, hiç acele etmeden, ortam ve koşulları uygun duruma getirerek sistematik olarak sinsice denilebilecek biçimde, üstelik gayet sabırla(!) yavaşça yürütülen ‘muhalif unsurları önce susturma sonra da yok etme operasyonu’ kapsamında basını yani gazeteleri, beraberinde de, geçmişi pek eski olmayan, ‘olgunlaşma sürecine yeni girmiş’ medyayı yok ettiler, en azından tek yanlı, korkak ve ‘olabildiğince pısırık’ hale getirdiler..

Oysa çok sevdiğim bir şeydi; Bundan 30-35 sene önce sabahları keyifle gazete okumak, daha sonraları ise gençlik yıllarımın başında okuduğum gazetelerden bazılarında yer alan haberleri, yayımlanan yazıları bizzat hazırlamak yani adam gibi gazetecilik yapmak, en azından büyük bir şevk ve heyecanla gazetecilik yapmaya çabalamak!..

Şimdi ise sabahları keyifle gazete okumak ne mümkün!..

Tarafsız veya birazcık muhalif gibi görünen gazetelerde bile yayımlanan haberler hatta makaleler birbirinin aynı gibi, hatta gibisi fazla tıpatıp birbirinin aynısı!..

Sadece bazı gazetelerdeki haberlerin başlığı ve spotları biraz değiştirilmiş, köşe yazılarının bazılarında ufak tefek yorum farkı olmasına rağmen içerikler hep aynı, üsluplar ise hep ürkekçe, hep korkak, hep tedirgin!

Çünkü artık gazeteciler gerçeklerin peşinde koşup, gerçekleri yazamıyor, söyleyemiyorlar, söyleseler yazsalar da gazeteler yayımlamıyorlar, yayımlasalar dahi haberi ve makaleyi kırparak kuşa çevrilmiş haliyle iç sayfalarda dikkat çekmeyecek bir yerde küçücük bir ‘FISILTI HABERİ GİBİ’ gibi ürkekçe yer veriyorlar. Herkes sindirilmiş, korkutulmuş, cesaretleri ‘İĞDİŞ’ edilmiş durumda. Sakın ola ki abarttığımı düşünmeyin!..

Ben neyse ki tüm bunları pek fazla dikkat çekmeyecek pozisyonda, Balıkesir’de yerel bir gazetenin sütunlarında yani Balıkesir BİRLİK’in sayfa ve sütunlarında yazdığımdan dolayı açıkça dile getirebiliyorum şimdilik!..

Aksi halde özellikle son 15-16 yıldır adım adım, aşama aşama adeta iğdiş ve iğfal edilme sürecine sokulmuş Balıkesir yerel basını/yerel medyasında fazlaca göz önünde olan ve dolayısıyla dikkatle izlenen herhangi bir medya organında yukarıda yazdıklarımı acaba yayımlamaya cüretini kim gösterebilir ki?..

Sözün özü şudur aslında; siyasetçilerin dışında halkın oluşturabileceği bir toplumsal muhalefetin sesi olması beklenen hatta gereken basın yani gazeteler ve diğer tüm medya organları bugünlerde ses çıkarmaktan çok uzak kalmış durumdadır. Basın ve medya; Gerçekçi, evrensel ve çağdaş ölçülere bağlı, demokrasiyi tüm kurum ve kurallarıyla savunan partiler üstü bir muhalefetin parçası değildir, olamıyorlar. Üstelik gazetelerdeki bu kuru yavanlık, sıradanlık, sadece siyasetle ilgili konularda değil, biçimsel ve niteliksel olarak da birbirinden farksızdır. Şöyle ki; açıp bakın gazete sayfalarına, haber sitelerine sosyal bir yaraya parmak basan, sorumluluk duygusuyla kitleleri bilinçlendirmeye, dikkatli olmaya davet eden uyaran, okuyunca keyif alacağınız, örneğin bir insan öyküsüne, hazin bir drama, hiç yoksa ciddi bir üslupla kaleme alınmış, fotoğrafları özenle seçilmiş özel bir habere bile pek rastlayamıyoruz artık, yalan mı?..

Varsa yoksa birtakım ajansların gayet düşük ücretlerle çalıştırılan vasıfsız ya da deneyimsiz kıytırık elemanları tarafından gayet bozuk Türkçeyle hazırlanıp servis edilen sıradan haberler kaplamış tüm gazetelerin sayfalarını…

William Shakespeare’in ünlü oyununa adını veren Hamlet karakterinin dediği gibi ‘Danimarka’da kokuşmuş bir şeyler var!’ Bu kokuşmuşluk da artık saklanmıyor. Tuhaf biçimde kendini gösteren ‘karaya vurmuş adeta bir deniz anası gibi’ pelteleşerek bütün ülkeye yayılıyor gibi.

Bu ülkede korku ve yalan artık ‘MÜSTEHCENLİK’ düzeyine gelmiştir. Bence böyle yaparak utanma ve edep gibi ar damarı bir türlü çatlamamış benim gibilerin duygularını çok derinden sarsmakta ve incitmektedir. O yüzdendir ki şimdilik kaydıyla ‘gazetecilik ölmediyse de bitkisel yaşama girmiştir’ diyebiliyorum. Bu koşullar altında bu kadarını yazdığıma yazabildiğime şükretmekten başka bir şey de elimden gelmiyor, ne olur kusuruma bakmayın artık!..