1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. 1980’Lİ YILLARDA KÖY GERÇEKLERİ

1980’Lİ YILLARDA KÖY GERÇEKLERİ

0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

“Köyde Öğretmen Olmak”

Yıllar önce Ortaokul Müdürü olarak Balıkesir’in bir ilçesine bağlı bir köye atanmıştım. Köye gittiğimde beni bekleyen en büyük sorun eğitim değil, barınmaydı. Kalacak ev yoktu. Olanlar da öyle bugünkü anlamda ev sayılacak yerler değildi. Zar zor bir ev buldum. Ayağa kalkmakta zorlanıyordum. O günleri hep gülümseyerek hatırlarım. Tuttuğum evde başım tavana değiyordu. Tavan o kadar alçaktı ki insan ister istemez kambur yürüyordu. Toprak bir evdi, küçücüktü ve kışın sıcak tutsun diye böyle yapılmıştı. Köylerde mimari ihtiyaçtan doğardı, estetik sonradan gelirdi.

Köyde içme suyu yoktu. Bir YSE çeşmesi vardı ama akan su berrak değildi. Kadınlar omuzlarına uzun bir tahta sopa alır, sağlı sollu bakraçlarla su taşırdı. Akan suya su demek zordu; çamur gibiydi. Ne kullanılacak ne içilecek hali vardı ama başka seçenek yoktu. Mecbur kullanırdık, mecbur içerdik. Hayat bazen seçme şansı tanımaz.

Zaman zaman köy minibüsünün şoförüne para ve bidon verilir, ilçeden su getirilirdi. Ben de bazen alırdım. O su da ancak içmeye yeterdi. Yıkanmak, temizlik zaten başka bir hikâyeydi. Bidonlar ilçedeki köy minibüsleri durağının yanındaki çeşmeden doldurulurdu. Bugün insanlar markette satın aldığı suyun PH değerine, kaynağına, ambalajına ve son kullanma tarihine bakıyor. O yıllarda ise suya ulaşmak başlı başına bir mutluluktu. Su çok kıymetliydi, israf kelimesi zaten bilinmezdi.

 

YSE ÇEŞMESİ

Kışın tek yakacak odundu. Ormandan makta olarak kesilen odunlar yazdan hazırlanır, kışa saklanırdı. Sobanın başında geçen uzun akşamlar vardı. Okulun öğrenci sayısı azdı. Bu yüzden çevre köyleri dolaşır, ev ev gezerek öğrenci kaydı yapmaya çalışırdım. Özellikle kız çocuklarının okuması için ailelerle uzun uzun konuşurdum. İlkokulu bitiren kızların ortaokula gönderilmesi hiç de kolay değildi. İkna etmek sabır isterdi ama vazgeçmezdim.

Bazı öğretmenler bu çabama kızardı. Okul kapansın da buradan kurtulalım derlerdi. Bu sözler beni her defasında derinden şaşırtırdı. Çünkü o yıllarda öğretmenlik biraz da bulunduğun yere tutunmak, şartlara razı olmak demekti. Gidiş geliş yoktu. Çoğu köyde kalınırdı. İlçeye ve Balıkesir’e gitmek başlı başına bir yolculuktu. Kar yağdığında yollar beş altı gün kapanırdı. Köy yüksek bir yerde kurulmuştu, kış uzun sürerdi.

Köyde tek bir bakkal vardı. Elektrikler sık sık kesilirdi. Telefonlar manyetoluydu. Ana santral bakkalda dururdu. Bir telefon görüşmesi yapmak için önce bakkalı arardınız. O da PTT’ye haber verir, sıra beklenirdi. Telefon hemen bağlanmazdı. Üstelik bakkalın kızı bütün konuşmaları dinlediği için köyde olan biten her şey ondan sorulurdu. Köy kadınları gün yaptıklarında, son dedikoduları mutlaka ondan öğrenirdi.

Kış akşamları erkekler köy kahvesinde toplanır, domino oynardı. Gece bir yere gidilecekse evin adamı mutlaka kahveye uğrardı. Kahve, köyün haber merkeziydi. En büyük eğlence ise video kasetten izlenen Türk filmleriydi. Akşam haberlerinden sonra kaset takılır, kahvede derin bir sessizlik olurdu. Herkes büyülenmiş gibi TV ekranına bakardı. O anlarda köy kahvesindekiler, kendi dünyalarından çıkıp başka bir hayata misafir olurlardı.

Bugün geriye dönüp baktığımda, yokluğun içinde kurulmuş bir hayatın ne kadar güçlü bağlar ürettiğini daha iyi anlıyorum. Azdı ama paylaşım vardı. Zordu ama dayanışma vardı. Şimdi çok şeyimiz var, her şeyimiz var belki, ama o günlerin kıymetini en çok, o günleri yaşayanlar biliyor. Klasik bir cümle ile yazımı bitirmek istiyorum. Eski günler daha güzeldi.

 

-*-*-*

 

PUL KOLEKSİYONU

Eskiden pul koleksiyonu yapardık. O yıllarda koleksiyon önemliydi. Sadece pul değil; kibrit, para, kartpostal, gazete küpürü… Biriktirmek, sahip olmak değil; saklamak ve anlam vermekti.

Pul biriktirmek sabır işiydi. Her pulun bir hikâyesi vardı. Hangi ülkeden geldiği, üzerinde kimin resmi olduğu, neyi anlattığı konuşulurdu. Albüme yerleştirirken acele edilmezdi. Eksik pul bulununca sevinilirdi. Tamamlanınca gurur duyulurdu.

O yıllarda koleksiyon, zamana karşı bir duruştu. Hız yoktu, telaş yoktu. Beklemek vardı. Bir pulun gelmesi için mektup beklenirdi. Bugün her şey bir tuş uzağında ama beklemenin tadı yok.

Şimdi dönüp bakıyorum da, koleksiyon kavramı da değişmiş. Artık kimse biriktirmiyor, tüketiyor. Görüntüler kaydediliyor ama saklanmıyor. Hatıralar dosyalarda duruyor ama hatırlanmıyor. Her şey geçici, her şey hızlı.

Eskiden koleksiyon yapan çocuk, sabretmeyi öğrenirdi. Düzen kurmayı, korumayı, değer vermeyi öğrenirdi. Bugün ise sahip olmak yetiyor. Biriktirmek değil, paylaşmak bile çoğu zaman göstermelik.

Şimdi ne koleksiyonlarımız var diye düşünüyorum. Beğeniler mi, takipçiler mi, dijital arşivler mi? Hepsi var ama hiçbiri elde tutulur değil. Elektrik gidince, telefon kapanınca hepsi yok oluyor.

Pul koleksiyonu küçük bir şey gibi görünür ama büyük bir alışkanlıktı. Zamana saygıydı. Geçmişle bağ kurmaktı. Biriktirdikçe büyüyen bir sabırdı.

Belki de mesele pul değildi. Mesele, bir şeyleri yavaş yavaş biriktirebilmekti. Şimdi her şeye hemen ulaşıyoruz ama hiçbir şey bize ait gibi durmuyor.

Eskiden koleksiyon yapardık. Şimdi ise her şeyi hızla tüketiyoruz. Belki de bu yüzden, elimizde çok şey var ama saklayacak pek az hatıra kalıyor.

1
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
sinirli
Sinirli
1980’Lİ YILLARDA KÖY GERÇEKLERİ
+ -
Giriş Yap

Balıkesir Birlik Gazetesi - Son Dakika , Güncel Haberler ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!