BİR ŞEHİR DEPREMLE YENİDEN KURULABİLİR Mİ?
Depremi konuşurken genellikle geleceği düşünüyoruz.
Olası büyük depremi…
Riskli binaları…
Kentsel dönüşümü…
Uzmanların uyarılarını…
Ama bazen geleceği anlayabilmek için dönüp geçmişe bakmak gerekiyor.
Çünkü Balıkesir, aslında depremle yaşamayı yeni öğrenen bir şehir değil.
Tam 128 yıl önce, 29 Ocak 1898 gecesi yaşanan büyük deprem, bugün üzerinde yaşadığımız bu şehri neredeyse haritadan silmişti.
O gece yer sallanmadı sadece.
Bir şehir çöktü.
Tarihî kayıtlara göre depremden sonra Balıkesir’de ayakta kalabilen bina sayısı sadece 51’di. Evet, yanlış okumadınız. Binlerce yapının bulunduğu bir şehirde, geriye yalnızca 51 bina kalmıştı. Evler yıkılmış, camiler çökmüş, çarşılar harabeye dönmüş, insanlar sokaklarda yaşam mücadelesi vermeye başlamıştı.
Bugün Balıkesir’in sokaklarında yürürken, bundan yaklaşık bir buçuk asır önce aynı sokakların büyük bölümünün moloz yığınına dönüştüğünü düşünmek bile insanı ürpertiyor.
Sonra ne oldu?
Balıkesir pes etmedi.
İnsanlar şehri terk etmedi.
Küllerin arasından yeniden bir şehir kuruldu.
Evler yeniden yapıldı. Çarşılar yeniden kuruldu. Sokaklar yeniden şekillendi. Bugün yaşadığımız Balıkesir’in önemli bir bölümü, aslında 1898 depreminden sonra yeniden inşa edilen bir şehrin mirasıdır.
Bazen düşünüyorum da…
Acaba biz bugün yaşadığımız şehri gerçekten tanıyor muyuz?
Her gün önünden geçtiğimiz sokakların, meydanların ve yapıların altında böylesine büyük bir felaketin izleri olduğunu kaçımız biliyoruz?
Aslında 1898 Balıkesir depremi sadece bir afet hikâyesi değildir. Bu aynı zamanda bir yeniden ayağa kalkma hikâyesidir. Fakat tarihin bize verdiği bu dersin başka bir tarafı daha var.
O dönemde insanlar depremi durduramıyordu ama depremden sonra yeniden inşa etmeyi biliyorlardı. Biz ise bugün depremin nerelerde olacağını, hangi fayların risk taşıdığını, hangi binaların tehlikeli olduğunu biliyoruz.
Ama acaba yeterince hazırlık yapıyor muyuz?
İşte insanı düşündüren soru tam da burada başlıyor.
128 yıl önce Balıkesir’i yerle bir eden deprem, bugün yaşansaydı ne olurdu?
Şehrimiz buna hazır mı?
Yoksa biz de geçmişte olduğu gibi, felaketi yaşadıktan sonra mı yeniden inşa etmeyi konuşacağız?
Deprem gerçeğiyle yaşayan bir coğrafyada bulunuyoruz. Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın etkileri, bölgemizdeki aktif fay sistemleri ve bilim insanlarının uyarıları ortadayken, depremi sadece televizyon ekranlarında izlenen bir haber olarak görmek artık mümkün değil.
Çünkü tarih bize çok net bir şey söylüyor:
Depremler unutuluyor.
Ama depremler bizi unutmuyor.
1898’de yıkılan bir şehir yeniden kurulabildi.
Allah korusun, yarın yeniden büyük bir deprem yaşarsak, biz aynı başarıyı tekrar gösterebilecek kadar hazır mıyız?
Umarım bu sorunun cevabını hiçbir zaman acı bir tecrübeyle öğrenmek zorunda kalmayız.
-*-*-*
AYVALIK’TAN MİDİLLİ’YE, MİDİLLİ’DEN
AYVALIK’A YARIM KALAN HİKÂYE
Ege Denizi’ne kıyısı olan şehirlerde yaşayanlar iyi bilir; deniz bazen insanları birbirinden ayıran değil, birbirine bağlayan bir yoldur. Özellikle Ayvalık ile Midilli arasındaki ilişki, sadece coğrafi yakınlıktan ibaret değildir. Bu iki kıyı, yüzlerce yıl boyunca aynı kültürün, aynı sofranın, aynı türkülerin ve aynı hayatların paylaşıldığı iki komşu olmuştur.
Bugün Ayvalık sahilinden baktığınızda, açık havalarda Midilli Adası’nı tüm heybetiyle görebilirsiniz. Aradaki mesafe yalnızca birkaç kilometredir. Ancak bundan yaklaşık bir asır önce, bu kısa mesafe binlerce insan için hayatlarının en uzun yolculuğuna dönüşmüştür.
1923 yılında gerçekleştirilen nüfus mübadelesi, Ege’nin iki yakasında yaşayan insanların kaderini bir gecede değiştirdi. Ayvalık’ta doğup büyüyen Rum aileler, nesillerdir yaşadıkları evleri, işyerlerini, zeytinliklerini ve anılarını geride bırakarak Midilli’ye gitmek zorunda kaldılar. Aynı dönemde Midilli’de yaşayan Türk aileler de doğdukları toprakları terk ederek Ayvalık’a yerleştiler.
Ancak bu göç, bildiğimiz göçlerden farklıydı. İnsanlar ekonomik nedenlerle değil, savaş nedeniyle değil, yalnızca yeni çizilen sınırlar ve alınan siyasi kararlar nedeniyle evlerinden ayrılmışlardı. Yanlarına alabildikleri birkaç eşya, birkaç fotoğraf ve çoğu zaman evlerinin anahtarları dışında hiçbir şeyleri yoktu.
Anlatılan hikâyelere göre, Midilli’den ayrılan birçok Türk ailesi, evlerinin anahtarlarını ömürleri boyunca sakladı. Aynı şekilde Ayvalık’tan Midilli’ye giden Rum aileler de arkalarında bıraktıkları evlerine bir gün geri döneceklerine inandılar. O anahtarlar yıllar boyunca sandıklarda, çekmecelerde ve aile yadigârlarının arasında korundu. Çünkü insanlar, evlerini terk etmiş olsalar da umutlarını terk etmemişlerdi.
Ayvalık’a gelen mübadiller, daha önce hiç görmedikleri bir şehirde yeni bir hayat kurmaya çalıştılar. Yerleştirildikleri evlerin duvarlarında başka ailelerin fotoğrafları vardı. Bahçelerde başkalarının diktiği ağaçlar büyüyordu. Aynı acıyı yaşamış insanlar, birbirlerinin bıraktığı hayatların içine yerleşmek zorunda kalmışlardı.
Belki de bu hikâyenin en dokunaklı tarafı, iki tarafın da birbirini düşman olarak görmemesiydi. Çünkü onlar birbirlerinin kültürünü tanıyor, yemeklerini biliyor, şarkılarını söylüyorlardı. Aynı zeytini topluyor, aynı denize açılıyor ve aynı rüzgârı soluyorlardı.
Aradan onlarca yıl geçti. Mübadeleyi yaşayan nesiller büyük ölçüde aramızdan ayrıldı. Ancak onların çocukları ve torunları, dedelerinden ve ninelerinden dinledikleri hikâyelerin peşine düşmeye başladı. Midilli’den gelen ailelerin torunları, dedelerinin doğduğu köyleri görmek için adaya gidiyor. Ayvalık’tan ayrılan Rum ailelerin torunları ise çocukluk hikâyelerinde duydukları sokakları bulmak için Ayvalık’a geliyor.
Karşılaştıkları manzara çoğu zaman şaşırtıcı oluyor. Çünkü aradan geçen bir asra rağmen, aynı yemekler pişiriliyor, aynı türküler söyleniyor ve aynı kelimeler kullanılmaya devam ediyor. İnsanlar, kaybettikleri vatanların aslında tamamen kaybolmadığını, sadece denizin karşı kıyısında yaşamaya devam ettiğini görüyor.
Bugün Ayvalık’ta gezerken gördüğümüz tarihi taş evler, eski kiliseler, dar sokaklar ve zeytin ağaçları yalnızca mimari bir miras değildir. Bunlar aynı zamanda Ege’nin ortak hafızasının sessiz tanıklarıdır. Midilli’deki eski Türk mahalleleri, camiler ve çeşmeler de aynı hikâyenin diğer yarısını anlatmaktadır.
Bir zamanlar komşu olan insanlar, tarihin akışı içinde birbirlerinden ayrılmış olabilirler. Ancak ortak acılar, ortak hatıralar ve ortak kültür, onları birbirine bağlamaya devam etmektedir.
Bugün Ayvalık sahilinde gün batımını izlerken karşı kıyıda görünen Midilli’ye bakmak, aslında sadece bir adaya bakmak değildir. Bu bakış, geride bırakılmış hayatlara, yarım kalmış hikâyelere ve Ege’nin hiçbir zaman unutulmayan ortak geçmişine bakmaktır.





