Tarih bazen bir destan gibi anlatılır. O destanın içinde öyle sahneler vardır ki, insan ister istemez “Bu kadar da olmaz” der. İşte 1453’te gemilerin karadan yürütülmesi meselesi tam da böyledir.
Fatih Sultan Mehmet henüz 21 yaşındaydı. Karşısında ise yüzyılların başkenti Konstantinopolis vardı. Şehir surlarla çevriliydi, denizden ise Haliç’in girişine çekilen kalın zincirle korunuyordu. O zincir, Osmanlı donanmasının içeri girmesini engelliyordu. Deniz kapalıydı.
Peki, ne oldu?
Kaynakların büyük çoğunluğu, Osmanlı donanmasına ait yaklaşık 60–70 kadar geminin, bugünkü Dolmabahçe-Beşiktaş hattından başlayıp tepeler üzerinden kaydırılarak Haliç’e indirildiğini yazar. Yağlanmış kızaklar, yuvarlak kütükler ve insan gücü… O dönem için çılgınlık gibi görünen ama askeri zekâ açısından son derece mantıklı bir hamle.
Sadece Osmanlı kronikleri değil, Bizanslı tarihçiler de bu olayı aktarır. Şehrin içinden bakıldığında, sabah uyandıklarında Haliç’te Osmanlı gemilerini gören Bizans halkının yaşadığı şaşkınlık anlatılır. Yani mesele sadece tek taraflı bir “efsane” değildir.
Elbette bazı tarihçiler sayılar konusunda farklı rakamlar verir. “Gemiler tamamen karadan mı yürütüldü, yoksa kısa bir mesafe mi aşıldı?” sorusu da tartışılır. Ancak gemilerin Haliç’e zinciri aşmadan sokulduğu ve bunun karadan nakil yoluyla yapıldığı tarihsel bir gerçeklik olarak kabul edilir.
Bu hamle, kuşatmanın seyrini değiştirdi. İstanbul’un Fethi sadece toplarla sur yıkmanın değil, stratejik aklın da zaferidir.
Bugünden bakınca bize film sahnesi gibi geliyor. Ama o günün şartlarında savaş, sadece kılıçla değil; mühendislikle, lojistikle ve cesaretle kazanılıyordu. 1453’te karadan yürüyen aslında sadece gemiler değildi; bir çağ kapanıyor, bir çağ açılıyordu.
Tarih bazen abartılır. Ama bazı anlar vardır ki, abartı değil; zekânın ve kararlılığın ta kendisidir. 1453 de onlardan biridir.
-*-*-
CEMRELER DÜŞÜYOR
- CEMRE HAVAYA DÜŞÜYOR
Takvimler 20 Şubat’ı gösterdiğinde, eski hesapla Kasım’ın 105’ine geliyoruz. Ve inanışa göre ilk cemre havaya düşüyor. Yani baharın ilk işareti gökyüzünde beliriyor. Cemre, kelime anlamıyla kor, ateş, yanmış kömür parçası. Ama kültürümüzde bundan çok daha fazlası. Önce havaya, yedi gün sonra suya, ardından toprağa düşen üç ayrı sıcaklık yükselişi. İlk cemre havaya düştüğünde değişim önce fark edilmez. Sabah ayazı hâlâ serttir. Ama öğle vakti güneş biraz daha cömerttir. Gölgeler kısalır, duvar diplerinde karlar gevşer. İnsan içinden sebepsiz bir ferahlık geçer. Çünkü hava değişmeye başlamıştır.
- CEMRE SUYA DÜŞÜYOR
27 Şubat’ta, Kasım’ın 112’sinde ikinci cemre suya düşer. İşte o zaman çözülme hızlanır. Derelerin sesi artar. Buz tutmuş göletler çatlar. Yağmurun kokusu değişir. Su, kışın ağırlığını üzerinden atmaya başlar. Suya düşen cemre aslında hayatın damarlarına düşer. Çünkü su ısınmadan toprak uyanmaz. Çiftçi bunun farkındadır. Balıkçı bilir. Köylü bilir. Suyun dili çözülmeden bahar gelmez.
III. CEMRE TOPRAĞA DÜŞÜYOR
6 Mart’ta, Kasım’ın 119’unda üçüncü cemre toprağa düşer. İşte gerçek dönüşüm o zaman başlar. Toprak kabarır. Çekirdek çatlar. Ağaç dalında tomurcuk belirir. Yeşilin ilk tonu kendini gösterme-ye başlar. Toprağa düşen cemre, umudun somut halidir. Artık bahar sadece bir ihtimal değildir. Hayat gözle görülür şekilde hareketlenir. Tarlada hazırlık başlar. Bağda budama hızlanır. Şehirde bile parklar başka görünür.
Cemrelerin düşmesi, kışın tamamen bittiği anlamına gelmez. Soğuk geri dönebilir. Mart kapıdan baktırabilir. Ama artık yön değişmiştir. Hüküm baharındır.
Cemre, sadece bir sıcaklık artışı değildir. Bu toprakların mevsimi anlama biçimidir. Göğe, suya, toprağa bakarak zamanı okuma geleneğidir.
Bugün ilk cemre havaya düşerken şunu bilmek gerekir: Değişim yukarıdan başlar, hayata yayılır ve sonunda kök salar. Tıpkı bahar gibi.
