1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. 12 ADALAR VE RODOS ELİMİZDEN NASIL ÇIKTI?

12 ADALAR VE RODOS ELİMİZDEN NASIL ÇIKTI?

0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Rodos ve 12 Ada, Osmanlı’nın Akdeniz’deki hâkimiyetinin en önemli dayanak noktalarından biriydi. 1522’de Sultan Süleyman Han devrinde, 70 bin şehit pahasına Rodos Şövalyeleri’nden alınan bu adalar, tam 401 yıl Osmanlı toprağı olarak kaldı. Ancak adaların elden çıkışı, bir savaşla değil; ihmaller, gecikmeler ve kaçırılan fırsatlarla gerçekleşti.

1912’de Trablusgarp Savaşı sırasında İtalya, Rodos ve 12 Ada’yı işgal etti. O sırada Osmanlı Devleti Balkan Harbi ile boğuşuyordu. Bu ağır şartlar altında imzalanan gizli Uşi Anlaşması ile, Balkan Harbi sona erene kadar İtalyanların adalardaki fiili işgalinin sürmesine göz yumuldu. Geçici denilen bu durum, kalıcı bir kaybın ilk adımı oldu.

Birinci Dünya Savaşı başlayınca İtalya saf değiştirerek İtilaf Devletleri arasında yer aldı ve adalar üzerindeki işgalini pekiştirdi. Ortaya çıkan fiili durum, Osmanlı’nın zayıflığıyla birleşince uluslararası alanda aleyhimize işledi. 1923 Lozan Anlaşması’nda ise asıl kırılma yaşandı. Hukuken Türk toprağı olan Rodos ve 12 Ada, Lozan’da heyetimiz tarafından talep dahi edilmeden İtalya’ya bırakıldı. Haklarımız güçlü biçimde savunulup sonuç alınamasaydı, tarih başka türlü yazılabilirdi. Ancak bu yapılmadı.

İkinci Dünya Savaşı sırasında adalar bu kez Alman işgaline uğradı. Savaşın sonlarına doğru Almanya, yenilgiyi gördüğünde adaları Türkiye’ye vermeyi resmen teklif etti. Bu teklif, dönemin hükümeti tarafından reddedildi. Ardından 1946 Paris Konferansı toplandı. Türkiye davet edildiği hâlde, “Savaşa aktif olarak katılmadık” gerekçesiyle bu fırsat da değerlendirilmedi. Böylece en azından kıyılarımıza çok yakın birkaç adanın kurtarılması ihtimali de ortadan kalktı.

Sonuçta İtalya’nın savaşı kaybetmesiyle, Rodos ve 12 Ada savaş tazminatı olarak Yunanistan’a verildi. Yunanistan, tarihinde hiçbir zaman sahibi olmadığı bu adaları tek kurşun atmadan elde etti. Adalar, cephede değil; masada, ihmalle ve kararsızlıkla elimizden çıktı.

Bugün geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki, Rodos ve 12 Adalar meselesi sadece bir toprak kaybı değil; zamanında kullanılmayan hakların, reddedilen tekliflerin ve kaçırılan tarihî fırsatların acı bir özetidir.

 

ÜLKEMİZDEKİ EN YAŞLI MEŞE AĞACI NEREDE?

Bolu’nun Mengen ilçesinde, Gökçesu beldesi Mamatlar Köyü Yaylası’nda yükselen sapsız meşe, yalnızca bir ağaç değil; bin yılı aşan bir hafıza. 16 metre boyu, 11,4 metrelik çevresi ve 1127 yıllık yaşıyla zamana meydan okuyor. 2005’te “Türkiye’nin en yaşlı meşe ağacı” olarak tescillenmesi, bu sessiz tanığın hak ettiği saygının bir ifadesi.

Bu meşe, Anadolu’nun değişen iklimine, geçen yüzyıllara ve insanın izlerine tanıklık etti. Aynı bölgede tescilli diğer anıt ağaçlarla birlikte koruma altında tutulması, doğayla kurduğumuz ilişkinin ölçüsünü gösteriyor. Yangın riskine karşı çevresinin sürekli temizlenmesi ise, korunmanın yalnızca tabelayla değil, emekle mümkün olduğunu hatırlatıyor.

Bir ağaçtan fazlasını anlatan bu hikâye, bize şunu söylüyor: Doğayı korumak, geçmişi korumaktır. Gelecek de ancak bu bilinçle yeşerir.

 

-*-*-*

 

RAMAZAN AYI YAKLAŞIRKEN

 

Ramazan ayı bu yıl 18 Şubat 2026 tarihinde başlıyor. Takvim yaprağında bir tarih gibi duruyor ama aslında Ramazan, toplumun aynasıdır. Hele Balıkesir gibi gelenekle modern hayatın iç içe geçtiği şehirlerde bu ay, geçmişle bugünü yan yana getirir.

Eski Ramazanlar Balıkesir’de başka yaşanırdı. Akşamüstü çarşıda bir telaş olurdu ama bugünkü gibi panik değil, bir hazırlık hâliydi bu. Fırınların önünde pide kuyrukları uzar, herkes birbirini tanırdı. İftar saati yaklaşırken sokaklar yavaş yavaş sessizleşir, top patladığında evlerin ışıkları aynı anda yanardı. İftar sofraları mütevaziydi ama kalabalıktı. Komşular birbirini davet eder, komşuya iftara, sahura gidilirdi.

Teravih namazı bir ibadet olmanın yanında sosyal bir buluşmaydı. Camiler dolardı, namaz sonrası çay içilir, sohbet edilir, çocuklar cami avlusunda koşardı. Ramazan eğlencesi bugünkü gibi AVM’ye sıkışmış değildi. Mahalle kültürü Ramazan’ı taşırdı.

Bugün tablo çok farklı. Ramazan hâlâ geliyor ama hissi sanki daha zayıf. İftar saatine dakikalar kala sokakta değil, trafikte bekleniyor. Sofralar daha çeşitli ama daha sessiz. Komşuluk azaldıkça Ramazan da bireyselleşti. Birlikte açılan oruç, yerini ekrana bakarak yapılan iftara bıraktı.

Bir de işin ekonomik tarafı var ki, Ramazan yaklaşırken herkesin diline aynı soru düşüyor: Fiyatlar neden artıyor?

Aslında cevap karmaşık değil. Ramazan öncesi talep artıyor. Gıda tüketimi değişiyor, bazı ürünlere yoğunlaşma oluyor. Bu durumu fırsata çevirenler de eksik olmuyor. Denetim zayıfladığında, “nasıl olsa satılır” anlayışı devreye giriyor. Ramazan bereket ayı denir ama piyasada bereketten çok etiket hareketi görülüyor.

Bir diğer neden de psikoloji. Ramazan’da daha fazla harcamamız gerektiğine inanıyoruz. Daha zengin sofralar kurma baskısı, ihtiyaçla israf arasındaki çizgiyi bulanıklaştırıyor. Bu da fiyat artışlarını besliyor.

Oysa eski Ramazanlar pahalı değildi; sade fakat daha paylaşımcıydı. Bugün bolluk var ama paylaşım az. Belki de mesele fiyatlardan önce burada başlıyor.

Ramazan ayı yaklaşıyor. Takvim yine aynı, oruç yine aynı, Teravih Namazı yine aynı. Ama ruhunu ne kadar koruyabiliyoruz?, asıl mesele bu. Balıkesir’de eski Ramazanları özleten de tam olarak bu duygu kaybı.

Belki bu Ramazan, biraz yavaşlamak, biraz hatırlamak ve biraz da paylaşmak için bir fırsattır. Çünkü Ramazan sadece aç kalmak değil, hatırlamaktır.

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
sinirli
Sinirli
12 ADALAR VE RODOS ELİMİZDEN NASIL ÇIKTI?
+ -
Giriş Yap

Balıkesir Birlik Gazetesi - Son Dakika , Güncel Haberler ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!