Çocuklar dünyaya tertemiz bir sayfa olarak gelirler. Onların karakterlerini şekillendiren en önemli unsur ise ailelerinden gördükleri eğitim ve davranışlardır. Sevgi, elbette çocuk yetiştirmenin temelidir. Ancak sevgi ile sınırsız hoşgörüyü birbirine karıştırmak, ileride telafisi zor sonuçlar doğurabilir.
Çocuklarda görülen kibirlilik, şımarıklık, hırçınlık ve ukalâlık gibi davranışlar çoğu zaman kendiliğinden ortaya çıkmaz. Her istediği yerine getirilen, yaptığı yanlışlara göz yumulan ve davranışlarının sonuçlarıyla yüzleşmesine izin verilmeyen çocuklarda bu tür özelliklerin gelişmesi kaçınılmaz hale gelir. Böyle çocuklar zamanla kendilerini herkesten üstün görmeye, kuralların kendileri için geçerli olmadığını düşünmeye başlarlar.
Geçtiğimiz günlerde Paşa Camii’nin bulunduğu alanda yaşanan bir olay, bu konuyu bir kez daha düşünmeme neden oldu. Meydanda dolaşan güvercinlerin arasına giren küçük bir çocuk, kuşları kovalamaya başladı. Bir süre sonra da bir güvercine tekme attı. Korkan ve canı yanan kuş hızla uzaklaştı. Olayı gören yaşlı bir teyze, gayet sakin bir şekilde çocuğa, “Yavrum, neden tekme atıyorsun? O da bir canlı. Canı yanar, korkar” dedi.
Ancak beklenen tepki çocuktan değil, annesinden geldi. Anne hemen yaşlı kadına dönerek sert bir tavırla, “Daha çocuk, ne var bunda? Asıl sen şimdi benim çocuğumu korkutuyorsun” diye karşılık verdi.
İşte şımarıklık tam da burada başlıyor.
Bir çocuğun yaptığı yanlış davranışı düzeltmek yerine onu savunmak, hatasını görmezden gelmek ve eleştiriye kapalı hale getirmek, aslında çocuğa iyilik değil kötülük yapmaktır. Çünkü çocuk, yaptığı davranışın yanlış olduğunu öğrenemeden büyür. Bugün bir güvercine tekme atmanın normal olduğunu düşünen çocuk, yarın başka canlıların haklarını da önemsemeyebilir.
Merhamet, saygı ve empati küçük yaşlarda öğrenilir. Bir çocuğa hayvan sevgisini, büyüklere saygıyı, hak ve hukuk duygusunu kazandırmak öncelikle anne ve babanın görevidir. Çocuklar söylenenlerden çok gördüklerini örnek alırlar. Eğer ailesi yanlış davranışları mazur gösteriyorsa, çocuk da kendisini her zaman haklı görmeye başlar.
Toplumda sıkça karşılaştığımız birçok olumsuz davranışın temelinde eksik bırakılmış bir çocuk eğitimi vardır. Şımarıklık bir anda ortaya çıkmaz; küçük yanlışların zamanında düzeltilmemesiyle büyür ve kalıcı hale gelir.
Unutmamalıyız ki çocuklarımızı yalnızca başarılı bireyler olarak değil, aynı zamanda vicdan sahibi insanlar olarak yetiştirmek zorundayız. Bir güvercinin canının yanmasına üzülmeyen bir çocuk, ileride insanların üzüntülerine de kayıtsız kalabilir. Bu nedenle çocuklara bırakılacak en değerli miras; para, makam veya servet değil, güzel ahlâk ve sağlam karakterdir.
Çünkü iyi yetişmiş bir çocuk, sadece ailesinin değil, toplumun da kazancıdır.
-*-*-
KİMSENİN ÖLÜMÜNE SEVİNME
“Kimsenin ölümüne sevinme. Kader seni de fazla tutmayacaktır.”
Bu söz, insan hayatının en yalın ve en derin gerçeklerinden birini hatırlatır. Hepimiz aynı yolun yolcusuyuz. Doğumla başlayan hayat serüveni, er ya da geç ölümle son bulacaktır. Bu nedenle bir başkasının ölümünü sevinçle karşılamak, aslında insanın kendi faniliğini unutmasından başka bir şey değildir.
Günümüzde özellikle siyasi, sosyal veya kişisel çekişmeler nedeniyle insanların birbirlerine karşı kin ve nefret duygularını büyüttüğüne tanık oluyoruz. Öyle ki bazı insanlar, kendileriyle aynı düşünmeyen bir kişinin ölüm haberini duyduklarında üzüntü yerine memnuniyet gösterebiliyor. Oysa ölüm, düşmanlıkların değil; insanlığın ortak kaderinin adıdır.
Bir insanın hayatı boyunca yaptığı hatalar eleştirilebilir, fikirleri tartışılabilir, davranışları beğenilmeyebilir. Ancak ölüm karşısında gösterilmesi gereken ilk duygu saygıdır. Çünkü ölüm, dünya üzerindeki bütün hesapların kapandığı ve insanın yalnızca yaptıklarıyla baş başa kaldığı andır.
Tarih boyunca nice güçlü insanlar geldi geçti. Makamlar, servetler, şöhretler ve iktidarlar zamanın içinde kayboldu. Dün erişilmez görünenler bugün yalnızca bir hatıradan ibaret. Kader, kimseye ölümsüzlük ayrıcalığı tanımadı. Bu yüzden başkalarının sonuna sevinmek yerine kendi hayatımıza ve bıraktığımız izlere bakmak daha anlamlıdır.
Toplumları ayakta tutan değerlerden biri de merhamettir. Merhamet sadece sevdiğimiz insanlara gösterildiğinde değil, sevmediklerimize de gösterilebildiğinde gerçek anlamını bulur. Ölüm karşısında sergilenen vakur duruş, insanın karakterini ve vicdanını ortaya koyar.
Unutmamak gerekir ki bugün ardından konuştuğumuz insanlar gibi, yarın bizim de adımız anılacak. Bizden sonra kalanlar hakkımızda ne söyleyecek? Kinle, nefretle ve sevinç çığlıklarıyla mı hatırlanacağız; yoksa insana insan olduğu için değer veren bir anlayışla mı?
Hayat kısa, zaman sınırlıdır. Bu yüzden kimsenin ölümüne sevinmek yerine, yaşarken birbirimizi anlamaya ve kırgınlıkları azaltmaya çalışmak daha doğru bir yoldur. Çünkü kaderin değişmeyen hükmü şudur: Bugün başkaları için çalan çan, yarın bizim için de çalacaktır.




