1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Dijital Oruç Zamanı Geldi mi?

Dijital Oruç Zamanı Geldi mi?

 

Bayramlar, sadece takvimde işaretlenmiş birkaç gün değildir. Bayram; hatırlamaktır, hâl hatır sormaktır, aynı sofraya oturabilmek, aynı duaya “âmin” diyebilmektir. Bir başka ifadeyle bayram, insanın insana yeniden dokunduğu özel zamanlardır.

Fakat son yıllarda dikkat çeken bir manzara var.

Bayram ziyaretlerinde büyükler koltuklarda oturuyor, çocuklar odalara çekiliyor, gençler ise ellerindeki telefonların ekranına gömülüyor. Aynı evin içinde, aynı masanın etrafında oturan insanlar birbirlerinden kilometrelerce uzaktaymış gibi davranıyor. Sohbetlerin yerini bildirim sesleri, göz temasının yerini ekran ışıkları alıyor.

Eskiden bayramlarda kapılar çalınırdı, şimdi telefon ekranları kaydırılıyor.

Bir zamanlar akrabaların evine giderken yol boyunca anlatılacak hikâyeler düşünülürdü. Şimdi ise ziyaret boyunca sosyal medya hesaplarında başkalarının hayatları izleniyor. Karşımızda oturan amcamızın, halamızın, dedemizin anlattıkları yerine dünyanın öbür ucundaki bir yabancının paylaşımına daha fazla dikkat kesiliyoruz.

İletişim çağında yaşıyoruz ama galiba en büyük iletişimsizlik dönemlerinden birini de aynı anda tecrübe ediyoruz.

Teknoloji elbette hayatın vazgeçilmez bir parçası. Kimse telefonu tamamen bırakmayı, dijital dünyadan kopmayı savunmuyor. Ancak teknolojinin bir araç olmaktan çıkıp hayatın merkezine yerleşmesi ciddi bir toplumsal mesele hâline geliyor. Çünkü insan, ekranlarla bağ kurdukça gerçek ilişkilerinden uzaklaşabiliyor.

Bugün birçok aile aynı salonda oturuyor ama farklı dünyalarda yaşıyor. Herkes birbirine fiziksel olarak yakın, fakat duygusal olarak uzak. Bir mesaj bildirimi, bazen karşımızdaki insanın cümlesinden daha değerli görülüyor. Bir fotoğraf paylaşımı, gerçek bir sohbetten daha cazip geliyor.

Sosyologların uzun zamandır dikkat çektiği yalnızlık paradoksu tam da burada ortaya çıkıyor. Tarihin hiçbir döneminde insanlar bu kadar birbirine bağlı değildi; ancak yine tarihin hiçbir döneminde insanlar kendilerini bu kadar yalnız hissetmemişti.

Belki de bu yüzden yeni bir kavrama ihtiyacımız var: Dijital oruç.

Nasıl ki bedenin dinlenmesi için zaman zaman yeme içmeye ara veriliyorsa, ruhun ve ilişkilerin nefes alabilmesi için de ekranlardan uzaklaşmaya ihtiyaç duyuluyor. Özellikle bayram gibi insan ilişkilerinin merkezde olması gereken günlerde telefonları bir kenara bırakabilmek, belki de en anlamlı ibadetlerden biri hâline geliyor.

Çünkü bazen en değerli bildirim, telefon ekranında değil; yıllardır görülmeyen bir akrabanın yüzündeki tebessümdedir.

Bazen en kıymetli paylaşım, sosyal medyada yapılan bir gönderi değil; aynı sofrada paylaşılan bir anıdır.

Ve bazen en güçlü bağlantı, internet sinyali değil; göz göze kurulan samimi bir muhabbettir.

Bu bayram kendimize küçük bir soru soralım:

Telefonlarımızı şarj etmeye gösterdiğimiz özeni, ilişkilerimizi şarj etmeye de gösteriyor muyuz?

Belki de asıl ihtiyaç duyduğumuz şey daha hızlı internet değil, daha derin sohbetlerdir.

 

-*-*-

 

Köyler Boşalırsa Tarımın Geleceği Ne Olur?

 

Türkiye’nin dört bir yanında benzer bir manzarayla karşılaşıyoruz. Bir zamanlar çocuk sesleriyle şenlenen, tarlalarda üretimin eksik olmadığı köyler bugün sessizliğe bürünüyor. Gençler eğitim, iş ve daha iyi yaşam umuduyla kentlere göç ederken, köylerde çoğunlukla orta yaşlılar ve yaşlılar kalıyor.

Aslında köylerden kente göç yeni bir olgu değil. Ancak son yıllarda bu göçün hızlanması tarım açısından ciddi soru işaretlerini beraberinde getiriyor. Çünkü tarım sadece toprakla değil, insanla da yapılan bir iştir. Toprağı ekip biçecek, hayvancılığı sürdürecek, yeni teknolojileri kullanacak genç nüfus olmadan üretimin devamlılığını sağlamak her geçen gün zorlaşıyor.

Bugün birçok köyde tarlalar ekilmiyor, bazı araziler kaderine terk ediliyor. Hayvancılıkla uğraşan işletmeler ise artan maliyetler ve iş gücü eksikliği nedeniyle faaliyetlerini küçültmek zorunda kalıyor. Yılların deneyimine sahip çiftçiler üretimi sürdürmeye çalışsa da yaş ilerledikçe işlerin yükü ağırlaşıyor.

Gençlerin köyden ayrılmasını yalnızca ekonomik nedenlerle açıklamak da yeterli değil. Eğitim imkanları, sosyal yaşam, sağlık hizmetleri ve gelecek kaygısı da göçün önemli sebepleri arasında yer alıyor. Gençler kendilerine daha güvenli ve daha istikrarlı bir gelecek arıyor. Bu nedenle büyük şehirlerin cazibesi karşısında köyler her geçen gün biraz daha kan kaybediyor.

Ancak unutulmaması gereken bir gerçek var. Bir ülkenin gıda güvenliği, tarımsal üretim gücüyle doğrudan bağlantılıdır. Köylerin boşalması sadece nüfus hareketi değildir. Aynı zamanda üretimin azalması, maliyetlerin yükselmesi ve dışa bağımlılığın artması riskini de beraberinde getirir.

Bugün atılması gereken adım, gençleri köyde tutabilecek şartları oluşturmaktır. Modern tarım uygulamalarının yaygınlaştırılması, üreticinin gelirinin artırılması, kırsalda yaşam kalitesinin yükseltilmesi ve genç çiftçilere yönelik teşviklerin güçlendirilmesi artık bir tercih değil, zorunluluktur.

Çünkü köyler boşalırsa yalnızca evlerin kapıları kapanmaz. Tarlalar sessizleşir, üretim azalır ve sofralarımızdaki ekmeğin hikâyesi değişir. Tarımın geleceği, köylerde yaşamın devam edip etmeyeceğine bağlıdır. Bu nedenle köyleri korumak sadece kırsalı değil, ülkenin geleceğini korumaktır.

 

*-*-*-

 

Neden Hayır Diyemiyoruz?

Hayatımızın birçok sorununu tek bir kelime çözebilecekken, o kelimeyi söylemekte zorlanıyoruz: Hayır.

Bir arkadaşımız borç ister, vermek istemeyiz ama veriyoruz. Bir yakınımız bizden zamanımızı ister, programımız doludur ama kabul ediyoruz. İş yerinde fazladan bir görev gelir, itiraz etmemiz gerekirken sessiz kalıyoruz. Sonra da dönüp kendi kendimize kızıyoruz:

“Ben bunu neden kabul ettim?”

Aslında sorun hayır diyememek değil, hayır demenin sonuçlarından korkmaktır.

Çoğu insan karşısındakini kırmaktan çekinir. Sevilmemekten, yanlış anlaşılmaktan, bencil olarak görülmekten endişe eder. Bu yüzden kendi istemediği bir şeyi kabul ederek geçici bir rahatlama yaşar. Ancak bu rahatlama uzun sürmez. Çünkü başkasını üzmemek için verilen her taviz, biraz da kişinin kendisinden eksiltir.

Toplum olarak da bu konuda ilginç bir kültüre sahibiz. Yardımsever olmak, fedakâr olmak ve insanları geri çevirmemek erdem olarak görülür. Elbette bunlar güzel özelliklerdir. Ancak fedakârlığın da bir sınırı vardır. İnsan sürekli başkaları için yaşadığında, bir süre sonra kendi hayatının seyircisi haline gelir.

Dikkat edin, hayır diyemeyen insanların ortak bir cümlesi vardır:

“Kimseyi kırmak istemiyorum.”

Oysa asıl soru şudur: Başkalarını kırmamak için gösterdiğimiz hassasiyeti neden kendimize göstermiyoruz?

Giriş Yap

Balıkesir Birlik Gazetesi - Son Dakika , Güncel Haberler ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.