İnsan geçmişi neden özler? Aslında bu sorunun tek bir cevabı yok. Ama bir gerçek var ki, özlenen çoğu zaman geçmişin kendisi değil, o geçmişte hissedilen duygulardır.
Çocukluk mesela… Özlenen gerçekten o yıllar mı, yoksa o yıllardaki kaygısızlık mı? Sorumluluğun az olduğu, hayatın daha basit göründüğü zamanlar… İnsan büyüdükçe hayat ağırlaşır, sorumluluklar artar. İşte o noktada geçmiş, bir kaçış alanına dönüşür.
Bir başka neden ise kayıplardır. Hayatımızda artık olmayan insanlar… Bir daha yaşanmayacak anlar… Geçmişe duyulan özlem, biraz da onları yeniden hissedebilme isteğidir. Çünkü insan bilir ki, bazı şeyler geri gelmeyecek. Bu da geçmişi daha değerli kılar.
Zamanın bir etkisi daha vardır: seçerek hatırlamak. İnsan kötü anıları silikleştirir, iyi olanları öne çıkarır. Bu yüzden geçmiş, olduğundan daha güzel görünür. Oysa o günlerde yaşarken belki de aynı şeyleri düşünmüyorduk.
Bir diğer önemli sebep ise bugündür. Eğer insan bugün mutlu değilse, tatmin olmuyorsa ya da kendini eksik hissediyorsa, geçmiş daha cazip görünür. Çünkü geçmiş değişmez, güvenlidir. Bugün ise belirsiz ve yorucudur.
Ama belki de en çarpıcı gerçek şudur: Bugün yaşadığımız anlar da bir gün özlenecek. Şu an sıradan gelen birçok şey, yıllar sonra değer kazanacak. Tıpkı bugün özlediğimiz geçmiş gibi.
O zaman mesele sadece geçmiş değil. Mesele, insanın yaşadığı anla kurduğu bağdır. İnsan neyi tam yaşayamazsa, onu sonradan özler.
Belki de bu yüzden geçmişe özlem duyuyoruz. Çünkü bazı anları yaşarken fark edemiyoruz ve fark edemediğimiz her şey, zamanla kıymete dönüşüyor.
GEÇMİŞİ ÖZLEMEK Mİ?
BUGÜNÜ YAŞAYAMAMAK MI?
İnsan bazen durup kendi kendine soruyor: Gerçekten geçmişi mi özlüyoruz, yoksa bugünü yeterince yaşayamadığımız için mi geriye dönüp bakıyoruz?
Eski bayramlar, eski dostluklar, eski sokaklar… Her şey daha samimi, daha sıcak, daha gerçek gibi geliyor. Çocukluk günleri özellikle… Sanki hayat o zaman daha yavaştı, daha anlamlıydı. Ama gerçekten öyle miydi, yoksa biz mi öyle hatırlamak istiyoruz?
Geçmişin en büyük özelliği, seçilerek hatırlanmasıdır. İnsan kötü anıları törpüler, iyi olanları büyütür. Bu yüzden geçmiş çoğu zaman bugünden daha güzel görünür. Oysa o günlerin içinde de sıkıntılar, eksikler, hatta mutsuzluklar vardı. Ama zaman, onları geri planda bırakır.
Bugün ise farklı. Her şey hızlı, her şey anlık. İnsan yaşadığı anın içinde kalmakta zorlanıyor. Bir yandan gelecek kaygısı, bir yandan günlük telaş… Böyle olunca da bugünü hissetmek yerine, ya geçmişe sığınıyor ya da geleceğe kaçıyoruz.
Belki de mesele geçmişi özlemek değil. Mesele, bugünü yeterince hissedememek. Çünkü insan neyi tam yaşayamazsa, onu eksik hisseder. Ve eksik kalan her duygu, zamanla özleme dönüşür.
Düşünmek gerekir: Bugün yaşadığımız anlar da yarının “eski güzel günleri” olmayacak mı? Belki yıllar sonra bugünü hatırlayıp aynı cümleyi kuracağız: “Ne günlerdi…”
O zaman asıl soru şu: Bugünü gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece geçip gitmesine mi izin veriyoruz?
Geçmişi özlemek insani bir duygu. Ama bugünü kaçırmak, belki de en büyük kayıp. Çünkü hayat, ne dündedir ne de yarında… Hayat, tam olarak şu andadır.
-*-*-*
BİR ENAYİ BAYIRI HİKAYESİ
1980’li yıllarda bir köyde öğretmenlik yapıyordum. Köy yaklaşık 50 haneliydi. Kış aylarında Balıkesir’de kar yokken bu köyde diz boyu kar olurdu. Köye ulaşım yoktu; gitmek için yürümek zorundaydı-nız. Bakkal, su, elektrik, kahvehane yok-tu. YSE çeşmesi bile bulunmuyordu. Kı-şın köylüler birbirine “otumacılığa” gider-di, beni de çağırırlardı. Soba yoktu; oda-nın içindeki ocakta bir kütük yanar, onun üzerinde çay ve ada çayı demlenirdi. İkisi de katran gibi koyu olur ve o şekilde içi-lirdi. Bu köyün en önemli özelliği avcı bir köy olmasıydı. 50 hanelik köyde 100’den fazla av tüfeği vardı. Bunu duyan avcı ar-kadaşlarım bulunduğum köye gelip av-lanmak istediler. Köylülerle konuştum; başta pek istekli olmasalar da sonunda kabul ettiler. Bir pazar günü arkadaşlarım tuttukları minibüsle, tüfekleri, köpekleri ve tüm ekipmanlarıyla geldiler. Av için oldukça hevesli ve hazırlıklıydılar.
Ben köyde kaldım, onlar köylülerle birlikte ava çıktılar. Saat 09.00’de başla-yan av, akşamüstü sona erdi. Saatlerce av aramış ve yürümüşlerdi. Döndükle-rinde hepsi yorgun ve moralsizdi. Hiçbir şey vuramamışlardı; ne bir tavşan ne de bir keklik görmüşlerdi. Şaşırdım ama bir şey söylemedim. Oysa köylüler ava çık-tıklarında mutlaka bir şeyler avlayıp dö-ner, hatta beni de av yemeğine çağırır-lardı. Hayatımda ilk kez o köyde tavşan ve keklik yemiştim. Arkadaşlarım boşuna geldiklerini söyleyerek biraz da hafiften söylenerek minibüse binip geri döndüler. Ben de onları uğurlayıp lojmana geçtim. Ertesi gün akşam, köyde kahve olmadığı için cami odasında otururken köylülerden birine sordum:
“Benim arkadaşlar neden hiçbir şey vuramadı? Siz hep avdan bir şeylerle dönüyordunuz.”
Hiç unutmam, Ahmet Amca şöyle cevap verdi:
“Biz onları enayi bayırına götürdük.”
Meğerse köye gelen misafir avcılar pek istenmezmiş. Israrla gelirlerse de onları tavşanın, kekliğin yani av hayvanı-nın olmadığı yerlere götürürlermiş.
ENAYİ BAYIRI NEDİR?
“Enayi bayırı”, avcılar arasında kulla-nılan bir ifadedir. Köye gelen misafir avcı-ların bilerek av olmayan yerlere götürül-mesini anlatır. Bu durum genelde misafiri boş yere oyalamak amacıyla yapılır. Avcı gün boyu dolaşır ama av bulamaz ve böylece “enayi” durumuna düşer.
Kısaca “enayi bayırı”, av çıkmayan ve bilerek yanlış yönlendirilen yer anlamında kullanılan bir deyimdir.
