Üreten Çiftçi Neden Azalıyor?
Türkiye uzun yıllar boyunca tarım ülkesi olarak anıldı. Bereketli topraklar, dört mevsimin yaşandığı iklim ve üretmeyi bilen bir çiftçi kültürü… Anadolu’nun her köşesinde toprakla kurulan güçlü bir bağ vardı.
Bugün ise başka bir tablo ile karşı karşıyayız. Tarlalar var ama üretici azalıyor. Toprak duruyor ama onu işleyen insan sayısı her geçen yıl düşüyor.
Peki, ne oldu da üretimin merkezinde yer alan çiftçi giderek toprağından uzaklaşmaya başladı?
Öncelikle üretim maliyetleri ciddi biçimde arttı. Mazot, gübre, tohum ve ilaç fiyatları çiftçinin belini büker hale geldi. Üreten kişi daha tarlasına girmeden ciddi bir maliyet yükünün altına giriyor. Hasat zamanı geldiğinde ise çoğu zaman emeğinin karşılığını almakta zorlanıyor.
Bir başka önemli sorun ise belirsizlik. Çiftçi ne ekeceğini, ektiğinin kaça satılacağını çoğu zaman önceden kestiremiyor. Planlama eksikliği üreticiyi risk almaktan uzaklaştırıyor. Bu durum da tarımdan kopuşu hızlandırıyor.
Kırsal nüfusun yaşlanması da önemli bir gerçek. Köylerde genç nüfus hızla azalıyor. Gençler şehirlerde farklı iş alanlarına yöneliyor. Tarım ise çoğu zaman yaş ortalaması yüksek üreticilerin omuzlarında kalıyor.
Oysa tarım sadece ekonomik bir faaliyet değil. Aynı zamanda bir ülkenin gıda güvenliğinin temeli. Üreten çiftçi azalırsa, bir süre sonra sofradaki ürün de azalır. Ya da dışarıdan alınmak zorunda kalınır.
Tarımın geleceği yalnızca çiftçinin meselesi değildir. Bu mesele doğrudan toplumun tamamını ilgilendirir. Çünkü üretim azalırsa bunun etkisi pazarda, markette ve sofrada hissedilir.
Türkiye’nin güçlü bir tarım potansiyeli var. Verimli topraklar hâlâ burada, üretim bilgisi hâlâ bu toplumun hafızasında duruyor. Önemli olan, üreticinin yeniden umutla toprağa bakabilmesini sağlamak.
Çünkü bir ülkede çiftçi üretmekten vazgeçerse, o ülkenin geleceği de zayıflar.
Toprağın değeri çoğu zaman ancak üretim azaldığında anlaşılır. Asıl mesele ise o noktaya gelmeden gerçeği görebilmektir.
-*-*-*
Deprem Gerçeği
Neden Bu Kadar Çabuk Unutuyoruz?
Türkiye bir deprem ülkesi. Bu gerçeği artık neredeyse herkes biliyor. Her büyük depremden sonra ekranlara çıkan uzmanlar aynı uyarıyı yapıyor, aynı cümleler kuruluyor, aynı sözler veriliyor. Günlerce konuşuluyor, tartışılıyor, ders çıkarılması gerektiği söyleniyor.
Ama zaman geçiyor. Gündem değişiyor. Hayat kendi akışına dönüyor. Ve ne yazık ki deprem gerçeği yavaş yavaş hafızamızdan siliniyor.
Oysa deprem unutulacak bir mesele değil. Çünkü deprem doğanın değişmeyen gerçeği. Engellenmesi mümkün değil.
Ancak felakete dönüşmesini engellemek mümkün. Sağlam binalar yapmak mümkün. Kentleri doğru planlamak mümkün. Bilimin uyarılarını dikkate almak mümkün.
Sorun depremde değil, hazırlıksız yakalanmamızda.
Her depremden sonra aynı sorular soruluyor. Neden binalar yıkıldı? Neden gerekli önlemler alınmadı? Neden uyarılar dikkate alınmadı? Bu soruların cevapları aslında herkes tarafından biliniyor. Fakat bu cevapları uygulamaya geçirmek için gereken kararlılık çoğu zaman kısa sürede zayıflıyor.
Toplum olarak felaket anlarında büyük bir dayanışma gösteriyoruz. Yaraları sarmak için seferber oluyoruz. Ama asıl yapılması gereken, felaket yaşanmadan önce önlem almak. Çünkü deprem olduğunda konuşulacak çok şey oluyor ama yapılacak çok az şey kalıyor.
Deprem takvimimize göre gelmiyor. Siyaseti beklemiyor, ekonomiyi beklemiyor, gündemin sakinleşmesini beklemiyor. Zamanı geldiğinde oluyor.
Bu nedenle asıl mesele deprem anında ne yapacağımız değil, depremden önce ne yaptığımızdır.
Unutmak kolaydır. Ama depremi unutmak, aynı acıları yeniden yaşamayı göze almak demektir.
