Bazen Geçmişi Unutmamak Gerekir
Henüz çok uzak değil… Üzerinden yıllar geçmiş olsa da hafızamızın bir köşesinde duran günlerden söz ediyorum. Maskelerin yüzümüzün bir parçası hâline geldiği, sokağa çıkma yasaklarının saatini beklediğimiz, şehirlerin alışılmadık bir sessizliğe gömüldüğü günler… Korona dönemi, sadece bir salgın değil; aynı zamanda hayatın akışını durduran bir tecrübeydi.
Hatırlayalım… Cumartesi akşamı açıklanan yasak kararları, boşalan caddeler, kepenk indiren esnaf, evine kapanan insanlar. Selamlaşmanın yerini mesafe aldı. İnsan, en basit özgürlüğün bile kıymetini o günlerde daha iyi anladı. Bir parkta yürümek, dostla oturup çay içmek, kalabalığa karışmak… Hepsi bir süreliğine askıya alındı.
Ama meselenin en ağır tarafı rakamların ardındaki gerçeklerdi. Her gün açıklanan tablolar, kaybettiğimiz canlar, ailelerin yaşadığı acılar… Bu toplumun hafızasına kolay silinmeyecek izler bıraktı. Sağlık çalışanlarının hastane koridorlarında verdiği mücadeleyi unutmak mümkün değil. O günler fedakârlığın, sabrın ve dayanmanın ne demek olduğunu gösterdi.
Aşı süreci başladığında ise umut yeniden konuşulmaya başlandı. İnsanlık çare aradı, bilim devreye girdi. Ülkemizde de sağlık teşkilatının yoğun çabasıyla geniş bir aşılama yürütüldü. Hastaneler, ekipler, sahada çalışan görevliler… Sistem vatandaşın yanında durmaya çalıştı. Sosyal desteklerden sağlık hizmetlerine kadar pek çok alanda adımlar atıldı. Tartışmalar oldu, eleştiriler yapıldı; fakat sonuçta toplum olarak zor bir sınavdan geçtik. Bugün geriye dönüp baktığımda o günleri sadece kısıtlamalarla hatırlamıyorum. Aynı zamanda insanın kırılganlığını, dayanışmanın değerini ve birlikte ayakta kalmanın önemini hatırlıyorum. Maskeler çıktı, yasaklar kalktı, hayat normale döndü deniyor ama o günlerin bıraktığı dersler hâlâ yerinde duruyor.
Bazen geçmişi unutmamak gerekir. Çünkü hatırlamak, gelecekte aynı sınavlarla karşılaşıldığında daha güçlü durabilmenin ilk şartıdır.
-*-*-*
ALIŞKANLIKLARI DEĞİŞTİRMEK ZAMAN ALIR
İnsan en çok kendine dürüst olmakta zorlanıyor. Çünkü dürüstlük bazen konforu bozar. “Alışkanlıkları değiştirmek zaman alır” cümlesi çoğu zaman masum görünür. Oysa bu cümlenin arkasına saklanan başka bir gerçek vardır: Değiştirmek istemiyorum.
Bunu kabul etmek cesaret ister. Zaman bahanesi, insanın kendine söylediği en nazik yalandır. Kimseye zarar vermez gibi durur ama en çok sahibini oyalayan yalandır. Çünkü zaman gerçekten akar, fakat alışkanlıklar yerinde sayar. Sonra bir gün dönüp bakarsın, yıllar geçmiş ama sen hâlâ aynı cümleyi kuruyorsundur.
Alışkanlık dediğimiz şey, tekrarın verdiği güvenle büyür. Bizi yorar ama tanıdıktır. Yanlıştır belki ama bildiğimiz bir yanlıştır. Değişim ise bilinmezliktir. Risklidir. Sorumluluk ister. O yüzden çoğu insan alışkanlığını değil, değişimi erteler.
Belki de mesele alışkanlıkları değiştirmek değil, değiştirmemeyi meşrulaştırma biçimimizdir. Çünkü insan kendini kandırdığında rahatlar, yüzleştiğinde büyür. Hangisini seçeceği ise zamana değil, niyete bağlıdır.
-*-*-*
GEÇMİŞ, ACI VE ÖLÜM
DEĞİŞTİREMEYECEĞİMİZ ÜÇ ŞEY
Hayatta bazı gerçekler vardır, onlarla pazarlık yapamazsın. Ne erteleyebilirsin ne de başka bir ihtimal üretirsin. Geçmiş, acı ve ölüm… Üçü de insanın karşısına aynı cümleyle çıkar: Bunu değiştiremezsin.
Geçmiş, insanın sırtında taşıdığı görünmez bir yük gibidir. Ne kadar kaçarsan kaç, seninle gelir. Keşkelerle oynanmış bir zihnin içinden temizlenmez. Olan olmuştur, söylenen söylenmiştir. Geçmişi değiştiremeyiz ama onunla ne yaptığımızı seçebiliriz. Asıl mesele de tam burada başlar. Geçmiş ya seni eğitir ya da esir alır. İkisi arasındaki fark, yüzleşip yüzleşmemektir.
Acı ise hayatın bize sorduğu en zor sorudur. Cevabı yoktur. Neden ben, neden şimdi, neden böyle soruları acının dilinde anlamını kaybeder. Acı açıklanmaz, yaşanır.
Kimse başkasının acısını tam olarak anlayamaz. O yüzden acı yalnızdır. Ama insanı en çok değiştiren de odur. Kaçtıkça büyür, kabul ettikçe sessizleşir. Acıyı yok edemezsin ama onun seni yok etmesine izin verip vermemek senin elindedir.
Ve ölüm… Konuşmaktan en çok kaçtığımız gerçek. Sanki adını anınca yaklaşacakmış gibi davranırız. Oysa ölüm, hayatın en kesin tarafıdır. Herkese eşit, herkese sessiz, herkese vakitsiz gelir. Onu değiştiremezsin ama onun varlığıyla nasıl yaşadığını belirleyebilirsin. Ölümü inkâr eden, hayatı da yarım yaşar.
İnsan, değiştiremeyeceği şeylerle barışmadıkça huzur bulamaz. Sürekli geçmişle kavga eden, acıya direnip ölümü yok sayan biri, bugünü ıskalar. Çünkü hayat, tam da bu üç gerçeğin ortasında akar.
Belki de olgunluk, değiştiremediklerini kabullenip değiştirebileceklerine odaklanmaktır. Geçmişi onaramazsın ama bugünü kirletmeyebilirsin. Acıyı silemezsin ama ona anlam katabilirsin. Ölümü durduramazsın ama yaşadığın hayatı derinleştirebilirsin.
Hayat, kontrol edemediklerimizle değil, onlara rağmen nasıl yaşadığımızla ilgilenir. Ve insan, bunu anladığı gün biraz daha sakin, biraz daha gerçek olur.
