Sekiz asır önce topraklarımızı şereflendirmiş bir gönül insanı Hz. Mevlana’yı vuslata erişinin 752. Yılında anıyoruz. Anmak onun felsefesini, dünya görüşünü ve yaşayışını anlamakla olur. Anlamak için de onun en büyük eseri Mesnevi’ye dokunmak, ondan feyz almak gerekir. Hak aşıkları hiçlik aleminde yaşarken kendi varlıklarını yok saymışlardır. Kendinde olanı kendinden değil, kendinde olandan yani Mevlâ’dan bilmişlerdir,
Bu sebeple onlar ete kemiğe bürünmüş halleri hep kendini bilmek, kendini bulmakla geçirmiştir zamanlarını. Aradıkları benlik değil, bendeki beni bulmaktır. Yani Hakk’ı bulup kendi benini yok bilmektir.
“Yunus öldü diye salâ verirler
Ölen hayvan imiş âşıklar ölmez”
Ölen bedendir, dünyada bulduklarımız dünyada kalır, hiçlik aleminin yolcusu kendi varlığını yok bilerek yoluna devam eder. Hak âşıkları kendi benliklerini yok bildiklerinde gerçek manada vuslata ererler. Ölmeden önce ölenler kendini bilenler ve kendini bulanlardır. Hz. Mevlâna ölüm gecesine şeb-i arus, yani düğün gecesi demiştir.
Vuslat sevgiliye kavuşmadır. Düğündür. Böyle bir düğün dünya varlığından kurtulmakla olur. Semazenler semaya siyah elbiseleri ile çıkarlar. Meydana gelince siyah libaslarını terk eder beyaza bürünürler. Meydan kendini bulma, kendini ve haddini bilme meydanıdır. Sağ elleri yukarı, sol elleri aşağı, Hakk’tan alır, halka saçarlar. Başlarındaki sikkeleri mezar taşları, nuru andıran tennureleri dünyadan geçmiş olan nefsin yansıması; kelebeklerin ışığın etrafında dönüşü gibi dönerler. Saat yönünün tersine, zamanı geri döndürmek, aslına dönmek için vecd ile huşu ile döner dururlar. “Biz Allah’a aitiz, kuşkusuz O’na döneceğiz.” (Bakara suresi156. Ayet) ayetini resmederler.
“… Biz pergel gibiyiz Bir ayağımız şeriatta sağlamca durur, öteki ayağımız yetmiş iki milleti dolaşır.” der Hz. Mevlâna. Sema sefadır, cana şifadır. Selamdır sema ezelden ebede ve dahi yetmiş iki millete. Bu sebepledir ki yetmiş iki millet tanır hazreti. Belki bizden çok bizim dışımızdakiler tanır ve okur Hz. Mevlâna’yı. Konya’daki türbesi yerli turistler kadar yabancılar tarafından da sıkça ziyaret edilir.
Hazreti Mevlâna’nın çağrısı evrenseldir. “Gel, ne olursan ol yine gel! İster kafir ister Mecusi ister puta tapan ol yine gel! Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel!” “Bu dergâh” ifadesini sadece Konya’daki dergâha çağrı olarak görmemek lazım. Çağrı İslam’a çağrıdır. Esas olan budur. Benlik davası gütmemiştir hazret. Müslüman olmanın gereğini yapmıştır. İslam’da ümitsizlik yoktur. Gelmek isteyene Allah kapıları açar. O’nun mağfireti geniştir. İslam’ın kapısı ümitsizlik kapısı değildir.
“Demedim mi sana gitme oraya; seni tanıyan bilen benim ancak, şu yokluk serabında yaşayış kaynağın benim ancak. Kızsan da bin yıllık yola gitsen de sonunda gene bana gelirsin, varacağın yer benim ancak.” Mevlâ’nın dilinden Şems’e böyle seslenmiştir Hz. Mevlâna.
Gerçek Hak âşıkları dünyayı bir sürgün yeri olarak görür ve Mevlâ’ya kavuşmayı arzularlar. Sevdiklerini Allah için severler. Vuslat Allah içindir. Allah’adır. Gayrıyı düşünmezler. Her şeyi O’ndan bilir, O’na yönelirler. Ummanda katre gibidirler. Katrede umman saklarlar.
“Bu fena gülzârına bülbül olanlar anlamaz
Vech-i bâki hüsnüne hayran olan anlar bizi”
Böyle diyor Niyazi Mısrî. Bâkî olanının güzelliğini bu dünyanın güzelliği için bülbül gibi feryat edip duranlar, oyunda oynaşta olanlar anlamaz. Kim anlar? Mevlâna gibi, Şems gibi, Yunus gibi güzelliğin gerçek sahibini bilenler ve o güzelliğe âşık olanlar anlar.
Yüzyıllar geçse de anılmaya, anlaşılmaya devam edecek Hz. Mevlâna ve onun gibi Hak aşıkları. Bize düşen onları anlamak, eserlerinden, yaşayışından feyz alıp istikametimizi doğrultmak. Benlik dünyasının şaşasına, debdebesine kendimizi kaptırmamak. Hakk’ı bulmak, Hakk’a varmak. Bütün mesele bu. Kalın sağlıcakla.




