SKOPJE ÜSKÜP

Bazı şehirler vardır, insanın içine dokunur. Gittiğinizde sadece gezmezsiniz, hatırlarsınız. Benim için Üsküp tam olarak böyle bir yer.

Vardar Nehri’nin iki yakasında kurulu bu şehir, taş köprüsünden yürürken size sadece bir manzara sunmaz; geçmişi, acıyı, direnci ve umudu da fısıldar. Bir tarafında heykellerle süslü yeni yüzü, diğer tarafında ise eski çarşının dar sokaklarında yaşayan asırlık hafıza vardır. O hafızanın içinde biz varız. Türkler var, Müslümanlar var.

Üsküp’te Türk olmak, Müslüman olmak bir kimlik meselesidir. Kolay değildir ama onurludur. Camiler sadece ibadet edilen mekânlar değil, aynı zamanda tutunma noktalarıdır. Mustafa Paşa Camii’nde kılınan bir namaz, Yahya Kemal’in dizelerini hatırlatır insana. Çünkü burası sadece bir Balkan şehri değil, aynı zamanda bizim kültür coğrafyamızdır.

Oradaki Türkler ve Müslümanlar bugün azınlık konumundadır ama silinmiş değillerdir. Aksine, dillerini, geleneklerini ve inançlarını yaşatmak için büyük bir çaba içindedirler. Evlerde Türkçe konuşulur, bayramlar bayram gibi yaşanır, çocuklara dedelerinin hikâyeleri anlatılır. Bu bir var olma mücadelesidir.

Türkiye’nin Üsküp’teki varlığı da bu yüzden önemlidir. Yapılan restorasyonlar, kültürel etkinlikler, eğitim destekleri ve dini hizmetler sadece birer proje değildir. Bunlar gönül köprüleridir. TİKA’nın restore ettiği camiler, Yunus Emre Enstitüsü’nün açtığı kurslar, Maarif Okulları’nda okuyan çocuklar, hepsi aynı zincirin halkalarıdır. Türkiye burada sadece devlet olarak değil, bir abi, bir kardeş olarak hissedilir.

Üsküp’te bir Türk’le sohbet ettiğiniz de bunu net olarak anlarsınız. Türkiye denildiğinde gözler parlar. Çünkü bilirler ki yalnız değiller. Balkanlar’da Müslüman olmanın ne demek olduğunu bilen bir ülke var arkalarında.

Ben Üsküp’ü seviyorum. Çünkü bu şehir bana Osmanlı’yı hatırlatıyor. Çünkü burada ezan sesiyle kilise çanı yan yana yükselebiliyor. Çünkü burada hâlâ insan sıcaklığı var, samimiyet var. Ve en önemlisi, burada hâlâ “biz” duygusu yaşıyor.

Üsküp bir şehirden fazlasıdır. Üsküp, Balkanlar’da kalmış bir hatıra değil, yaşayan bir emanet gibidir ve o emanete sahip çıkmak hepimizin borcudur.

 

 

-/-/-//-

 

Dünyanın Bilinmeyen Ülkeleri ve Avrupa’nın En Küçük Devletleri

Dünya haritasına baktığımızda gözümüz hep büyük ülkelere, güçlü ekonomilere ve kalabalık nüfuslara takılıyor. Oysa sessizce varlığını sürdüren, çoğu zaman haber bültenlerinde bile adı geçmeyen ülkeler de var. Bu köşede, dünyanın bilinmeyen ülkelerinden kısa bir panorama sunarken Avrupa’nın en küçük ülkelerine de özel bir parantez açmak istiyorum.

 

TUVALI

Pasifik Okyanusu’nun ortasında, haritayı büyütmeden görülmesi neredeyse imkânsız olan Tuvalu, iklim değişikliği tehdidini en somut yaşayan ülkelerden biri. Deniz seviyesi yükseldikçe ülkenin geleceği de belirsizleşiyor. Nüfusu küçük, sesi kısık ama dünyaya anlattığı hikâye son derece büyük. Yine Pasifik’te yer alan Nauru, bir dönem fosfat zenginliğiyle kişi başına gelirde zirveye oynarken bugün çevresel tahribatın bedelini ödüyor. Küçük ülkelerin yanlış planlamalarla nasıl kırılgan hale gelebileceğinin ders kitabı gibi bir örneği.Afrika kıyılarında ise São Tomé ve Príncipe dikkat çekiyor. Kakao üretimiyle ayakta duran bu ada ülkesi, sömürge geçmişi, sınırlı kaynakları ve sakin yaşam temposuyla modern dünyanın gürültüsünden uzak bir hayat sunuyor.

SÃO TOMÉ VE PRÍNCİPE

Gelelim Avrupa’nın en küçük ülkelerine. Yüzölçümüyle değil, sembolik gücüyle dünyanın en tanınmış mikro devleti kuşkusuz Vatikan. Bir ülke olmanın ötesinde küresel bir dini merkezin kalbi. Fransız Rivierası’nda yer alan Monako, küçüklüğüne rağmen lüksün ve sermayenin sembolü. Bir sokağı geçerken ülke değiştirebileceğiniz ender yerlerden biri. İtalya’nın ortasında sıkışıp kalmış gibi görünen San Marino ise dünyanın en eski cumhuriyetlerinden biri olma iddiasını taşıyor. Tarihsel devamlılık açısından birçok büyük devlete taş çıkartıyor.

 

SAN MORİNA

Alplerin gölgesindeki Lihtenştayn, sanayi ve finansla ayakta duran, sessiz ama istikrarlı bir Avrupa modeli sunuyor. Nüfusu bir Anadolu kasabasından küçük, ekonomik disiplini ise birçok ülkeye örnek. Akdeniz’in ortasındaki Malta ve Pireneler’deki Andorra da Avrupa’nın küçük ama stratejik ülkeleri arasında. Tarih boyunca büyük güçlerin ilgi odağı olmuş, bugün ise turizm ve hizmet sektörleriyle varlıklarını sürdürüyorlar.

Bu küçük ve bilinmeyen ülkeler bize şunu hatırlatıyor: Bir ülkenin dünya sahnesindeki etkisi yalnızca yüzölçü-müyle ya da nüfusuyla ölçülmez.

Exit mobile version