1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. OKULLARDAKİ SORUNLAR

OKULLARDAKİ SORUNLAR

Eskiden okul kapısı bilgiye açılırdı, şimdilerde tartışmaya açılır oldu. Haberleri açıyorsunuz, “okul baskını”, “şiddet”, “yaralama”, “ölüm”. Bunlar bizim eğitim sistemine yakıştırmak istemediğimiz kelimeler. Sorunun bir tarafı da öğrenci. Disiplin sınırlarını zorlayan, bazen tamamen aşan davranışlar. Ama asıl mesele burada bitmiyor. Çünkü o davranışın arkasında çoğu zaman “ama benim çocuğum yapmaz” diyen bir veli var. Görmek istemeyen, kabul etmeyen, her durumda savunan bir yaklaşım.

Çocuk hata yapar. Gençtir, öğrenir, yanılır. Ama hata ile yanlışın üzerini örtmek arasında fark var. Bugün birçok okulda öğretmen sadece ders anlatmıyor, aynı zamanda sürekli bir savunma hattında duruyor. Bir öğrenci problem çıkarıyor, öğretmen müdahale ediyor, ertesi gün karşısında veli.

 

“Benim çocuğuma neden böyle davrandınız?”

Oysa soru şu olmalı: “Benim çocuğum neden böyle davrandı?”

İşte o soru sorulmadığı sürece sorun büyüyor. Çünkü çocuk şunu öğreniyor: Ne yaparsam yapayım, arkamda duran biri var. Sonuç? Sınır yok, kural yok, sorumluluk yok.

Okulda olumsuz davranışlar zamanla normalleşiyor. Küçük bir saygısızlık “çocuk işte” diye geçiştiriliyor. Biraz daha büyüğü “gençlik hali”. Sonra bir bakıyorsunuz, o küçük toleranslar büyük olaylara zemin hazırlamış. İş işten geçmiş.

 

Öğretmen ne yapsın?

Disiplin uygulasa sorun, uygulamasa ayrı sorun. Yetki dar, beklenti büyük. Bir yandan müfredat, bir yandan güvenlik, bir yandan veli baskısı. Eğitim vermesi gereken insan, kriz yönetmeye çalışıyor.

Velilere de haksızlık etmeyelim. Her anne baba çocuğunu korumak ister. Bu en doğal duygu. Ama korumak ile gerçeklerden koparmak aynı şey değil. Çocuğu hayata hazırlamak, her yaptığını onaylamak değildir. Tam tersine, yanlış yaptığında “bu doğru değil” diyebilmektir.

Bugün bazı veliler çocuklarının avukatı gibi davranıyor. Oysa ihtiyaç duyulan şey rehberlik. Hata yaptığında yanında duran ama hatayı da gösteren bir duruş. Çünkü okul sadece akademik bilgi verilen yer değil, hayatın provası.

 

Peki çözüm?

Öncelikle üç ayak sağlam basmalı: öğrenci, öğretmen, veli. Biri eksik olursa denge bozulur.

Okullarda disiplin kuralları net ve uygulanabilir olmalı. “Yaparsan sonucu budur” açıkça bilinmeli. Ve en önemlisi, bu kurallar herkese eşit uygulanmalı.

Veliler, okulla karşı karşıya gelmek yerine iş birliği yapmalı. Öğretmeni rakip değil, yol arkadaşı görmeli. Her şikâyeti savunma refleksiyle değil, anlama çabasıyla dinlemeli.

Öğretmenlere ise hem yetki hem destek verilmeli. Sınıf içinde yalnız bırakılan bir öğretmenden mucize beklenemez. Eğitim sisteminin en kritik noktası orası.

Bir de göz ardı edilen konu: değer eğitimi. Saygı, sorumluluk, empati… Bunlar kitapta yazmakla olmuyor. Evde başlıyor, okulda pekişiyor.

Unutmayalım, aşırı korunan çocuk güçlü olmaz. Sadece kırılgan olur. Hayatın ilk ciddi rüzgârında savrulur.

Okul baskınları, şiddet olayları, trajediler… Bunlar bir anda ortaya çıkmıyor. Küçük ihmal ve yanlışların birikimiyle büyüyor.

Bugün görmezden geldiğimiz her yanlış, yarının büyük sorununa dönüşüyor.

Mesele çocukları korumak değil sadece. Mesele onları doğru yetiştirmek. Çünkü yarın o çocuklar bu toplumun kendisi olacak.

 

-*-*-*

 

ÖFKE VE NEFRET

Sakın öfkeye, nefrete kapılmayın. Hepimiz bir Allah’ın yarattığı kullarız. (Epiktetos)

Bu söz, Stoacı filozof Epiktetos’a değil, tasavvufi düşüncenin ve sevgi felsefesinin Anadolu’daki en büyük temsilcisi olan Yunus Emre’ye (veya benzer bir İslami/tasavvufi geleneğe) aittir.

Epiktetos, bir filozof olarak öfke ve nefretin kişinin kendi huzurunu bozduğunu, kontrol edemeyeceği şeylere (başkalarının davranışları) duygu harcamaması gerektiğini savunur. Ancak bu sözdeki “Allah’ın yarattığı kullar” vurgusu, Yunus Emre’nin “Yaradılanı severiz, Yaradan’dan ötürü” felsefesiyle birebir örtüşmektedir.

Yine de mesajın özü, farklı kültürlerde aynı yüce insani değeri vurgular: Evrensel sevgi, hoşgörü ve öfkeyi kontrol etme.

Epiktetos der ki: “Seni üzen şey insanlar değil, senin o insanlar hakkındaki düşüncendir.”

Yunus Emre der ki: “Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım, sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz.”

Öfkenin yükseldiği, sözlerin keskinleştiği bir çağdayız. Gündelik hayatın temposu, sosyal medyanın dili ve toplumsal gerilimler, insanı farkında olmadan öfkeye ve nefrete sürükleyebiliyor. Oysa bu iki duygu, en çok taşıyana zarar verir. Asıl mesele, öfkenin varlığı değil; onunla nasıl başa çıkabildiğimizdir.

Öncelikle kabul etmek gerekir ki öfke insani bir duygudur. Ancak onu kontrolsüz bırakmak, aklın önüne geçmesine izin vermek demektir. Bu nedenle ilk adım, öfkeyi bastırmak değil, onu tanımaktır. Ne zaman, hangi durumda, hangi sözle öfkeleniyoruz? Bu soruya verilen samimi cevaplar, insanın kendini çözmesinin anahtarıdır.

İkinci olarak, tepki ile davranış arasına mesafe koyabilmek gerekir. Öfke anında verilen kararlar çoğu zaman pişmanlık doğurur. Kısa bir suskunluk, birkaç derin nefes ya da bulunduğun ortamdan geçici olarak uzaklaşmak, duygunun şiddetini azaltır. Bu küçük duraklama, aslında büyük kırılmaların önüne geçebilir.

Bir diğer önemli nokta ise bakış açısını değiştirebilmektir. İnsanlar çoğu zaman kendi penceresinden bakar ve karşısındakini anlamakta zorlanır. Oysa her davranışın bir nedeni, her sözün bir arka planı vardır. Anlamaya çalışmak, öfkeyi yumuşatır; empati kurmak ise nefreti ortadan kaldırır.

Nefret duygusu ise öfkeden daha derin ve daha yıkıcıdır. Çünkü süreklilik taşır. Bu nedenle nefretle baş etmenin yolu, zihni ve kalbi besleyen değerleri güçlendirmektir. Hoşgörü, merhamet ve sabır; sadece bireysel erdemler değil, aynı zamanda toplumsal barışın da temelidir. Hepimiz bir Allah’ın kullarıyız ve bu ortak payda, ayrışmanın değil, yakınlaşmanın zeminidir.

Günümüzde en çok ihmal edilen konulardan biri de iç disiplin meselesidir. Duygularını yönetebilen bir insan, dış dünyadan daha az etkilenir. Her söze cevap vermek, her tartışmaya dahil olmak zorunda değiliz. Bazen susmak, en güçlü cevaptır.

Son olarak, hayatın geçiciliğini hatırlamak gerekir. Bugün büyüttüğümüz birçok mesele, zaman içinde anlamını yitirir. Kırıcı sözler, ani tepkiler ve bir anlık öfke uğruna kaybedilen ilişkiler ise çoğu zaman geri gelmez. Bu yüzden insan, önce kendine karşı sorumludur: daha sakin, daha anlayışlı ve daha dengeli olabilmek.

Öfkeyi kontrol etmek ve nefretten uzak durmak bir anda kazanılan bir alışkanlık değildir. Ancak farkındalık, sabır ve irade ile mümkündür. Daha huzurlu bir birey, daha sağlıklı bir toplum demektir.

Giriş Yap

Balıkesir Birlik Gazetesi - Son Dakika , Güncel Haberler ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.