Hiç tarzım değildir aslında arabesk. Hep acıyı, çileyi çağrıştırdığından mıdır? Alıştığımız müziklerin formatının biraz dışında kaldığından mıdır? Çok da anlamış değilim. Fakat ülkemizde milyonların kalbine girmiştir Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses… Hatta Orhan Baba, Müslüm Baba gibi sevgiyi, saygıyı ifade eden nitelemeler yapmıştır bu sanatçılarımıza halkımız. Eserlerine oldukça fazla rağbet göstermişler, dinlemişler ve dillerinden düşürmemişlerdir. Yenilere bir şey demeyeceğim ama ne varsa eskilerde var. Eskiler ifadesi yetersiz efendim, eskimeyenler, demek lazım.
Orhan Gencebay’ın “Yokluk” şarkısını dinledim. Müziğin girişi sizi bulunduğunuz dünyadan alıyor ve felsefenin sınırlarını zorlayan sözlere bırakıveriyor. Yokluk aleminin kapılarını aralıyor, varlık denizinde yüzenlerin hırslarının peşinde, yokluk içinde yaşayanların durumlarını görmezden geldiklerine dikkat çekiyor.
“Ben yokluğu yalnız bende sanırdım
Meğerse ne yokluk çekenler varmış
Derdimi herkesten fazla sanırdım
Yoklukla yaşarken ölenler varmış”
Kendi benimizden ötesini görmüyoruz. Varlık içinde yüzdüğümüz halde, yokluk çekenleri yok sayıp mutluluğu bir türlü bulamıyoruz. Halbuki dünyaya çığlık atarak gelmişiz. Anadan üryan gelmişiz, varlığımız, yokluğumuzun habercisi olmuş ama bilememişiz. “Doğarken ne getirdin de ne götürüyorsun?” Bir şey getirmediğimizi, yokluk içinde geldiğimizi bildiğimiz halde hep götürmenin peşindeyiz. Dünyada bulduklarımızın dünyada kalacağını, kefene sarılıp gidenler her gün sessiz, sedasız anlatırken anlamamazlıktan geliriz. “Şu da olsun, bu da olsun! Benim neyim eksik? …” gibi hırs cümlelerinin esiri olur, hayatı zindan ederiz kendimize de etrafımızdakilere de.
“Ey gönlüm sen benden neler istiyorsun
Mutluluk yetinmektir bilmiyorsun
Neden şu haline şükretmiyorsun, isyan ediyorsun
Görmedin mi dünya hırsın kurbanıdır …”
Var olanlarla yetinebilsek mutluluğu yakalayacağız aslında. Gönlü azdıran var, hırslar denizindeki dalgalarla boğuşturan var. Götür bakalım ne kadar götüreceksen ey gafil insan! Hırslarınla, arzularınla kendi zindanını hazırladığının farkında değilsin! Şükretmeyi, yetinmeyi bilmez ve daha fazlasını istersin! Bil ki bir gün isteyemez olursun…
Ah bu eski şarkılar! Nağmelerin güzelliğinden sözlerin derinliğini gizleyen şarkılar!… Hoş şimdiki şarkıların çoğunun ritimden başka bir şeyi yok maalesef. Abuk sabuk, anlamsız, çoğu cinsellik çağrıştıran sözler… İyilerine lafım yok…
Yeniye karşı değilim. Müziğin her türlüsünü dinlerim, sanat değeri taşısın yeter ki. Yıllar önce bir yolculuk esnasında o zamanın yenisi Cem Karaca’dan dinlediğim şarkının sözleri sanatçıya olan bakış açımı değiştirdi, ön yargılarımı kırdı.
“İşte geldik gidiyoruz
Bilinmez bir diyara
Önceden karpuz idik
Şimdi döndük bir hıyara!”
İnsanın dünya yolculuğunu anlatıyor. Önceden anlam veremediğim “karpuz ve hıyar” benzetmesi düşününce farklı bir anlam kazandı birden. Karpuz, bebeğin doğmadan önce anne karnındaki cenin vaziyetini, hıyar insanın öldükten sonraki kefenlenmiş halini ifade ediyor. Müthiş bir benzetme! Anlayana tabi. Ders verirdi, ibret verirdi eski şarkılar. Bu yüzden yıllar geçse de eskimezler. Klasik dediğimiz kavram da bu olsa gerek.
Sosyal medya sarmalında kendisini gerçek sanat ve sanatçıya kapatan gençlerimiz üzüyor beni. Kulaklarında kulaklık, telefon veya ekranla dış dünyadan kendini soyutlayan çocuklarımız, geleceğimiz, umudumuz…
Bir de kendilerini dışa açanlarımız var! Arabaların camları açık, müzik son ses; evlerin pencerelerini titreştiren, yaşlıların kalp ritmini değiştiren ve bunu zevk sayan gençlerimiz… Anlamak mümkün değil efendim. Bunlar bizim çocuklarımız. Bir şeyleri yanlış yapıyoruz. Çok sevdiğimizi zannettiğimiz çocuklarımıza en büyük kötülüğü bizler yapıyoruz…
Değerlerimizi değersizleştiriyor, kendi kültürümüzü, inancımızı vereceğimiz yerde çocuklarımızın yabancılaşmasına müsaade ediyoruz. Sonra da şikâyet ediyoruz. “Bu çocuklar neden böyle?” diye. Hakkımız var mı şikâyet etmeye? Ne ektik ki ne biçeceğiz?
Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, Barış Manço, Cem Karaca ve daha niceleri, siz görevinizi yaptınız. Kabahat bizde. Modernliği karıştırdık hep biz. Yanlış anladık. Yabancıya hayran, kendimize düşman olduk. Doğru davranışlar sergilemedik maalesef. Yeni diye her önümüze geleni aldık; kötü diye eskiyi attık! Halbuki merhum Akif söylemişti zamanında “Eski, eski olduğu için atılmaz! Kötüyse atılır. Yeni, yeni olduğu için alınmaz iyi ise alınır!” Gençlerimizde gördüğümüz bütün bu olumsuzluklar bizim kendi eserimiz, maalesef kendi eserimiz! … Saygıyla.




