Bazı insanlar vardır, çocukluk yıllarımızdan sessizce geçer ama hayatımıza bıraktıkları iz hep canlı kalır. Yıllar ilerler, şehirler değişir, okul çantalarımız yerini iş çantalarına bırakır ama bazı yüzler hafızanın en derin yerinde hiç solmaz. Benim için bu yüz, ilkokul öğretmenim Leman Hanım’ın yüzüdür.
Okula başladığım ilk günü dün gibi hatırlıyorum. Sınıfa girdiğimde etrafımdaki her şey bana yabancı gelmişti. Ama Leman Öğretmen’in sakin ve güven veren sesi o yabancılığı saniyeler içinde eritmişti. Tebeşiri eline alıp tahtaya büyük ve düzgün harflerle tarihi yazışı, düzenin ve güvenin küçük bir çocuğun dünyasına nasıl etki ettiğini gösteren ilk işaretti.
Okuma yazmayı öğrendiğim gün, gözlerindeki sevinci asla unutamam. Heceleri bir araya getirip ilk kelimeyi okuduğumda hafifçe eğilip gülümsedi. “Aferin, bundan sonra kelimeler senin arkadaşın olacak” dedi. O cümle benim için bir kapı açtı. Belki de bugün yazmayı bu kadar sevmemin ilk tohumu o anda atılmıştı.
Bazen anlamadığım dersler olurdu. Bir matematik sorusunu çözemediğimde sınıf boşaldıktan sonra yanıma gelir, sakin bir tonla tekrar tekrar anlatırdı. Sesindeki sabır, bir çocuğun hatalarından utanmaması gerektiğini öğreten en güzel dersti. O anlarda fark ettim ki öğretmenlik sadece bilgilerden ibaret değil; aynı zamanda bir çocuğun özgüvenini koruyan görünmez bir sığınakmış.
Zaman geçti, okul bitti, hayat beni başka yerlere sürükledi. Ama bir gün, hiç ummadığım bir anda, yıllar sonra bir kitapçıda ona rastladım. Rafların arasında ağır ağır yürüyordu. Saçlarına düşen beyaz teller yılların izini taşıyordu ama bakışları hâlâ aynı sıcaklıktaydı.
“Leman Öğretmenim” diye seslendiğimde durdu, bana baktı. Önce kim olduğumu çıkaramadı, sonra yüzündeki ifade bir anda yumuşadı. “Sen büyümüşsün” dedi gülümseyerek. İçimde yıllar önceki sıralara, defter kenarlarına, tebeşir kokusuna geri dönen çocuk yanım o anda yeniden canlandı.
Ona, bir zamanlar bana söylediği cümleleri hiç unutmadığımı anlattım. Merak etmeyi, soru sormayı, pes etmemeyi hâlâ sürdürdüğümü… Beni dikkatle dinledi ve sessizce “Benim için bundan daha büyük bir mutluluk yok” dedi. O an anladım ki bir öğretmenin gerçek ödülü yıllar sonra bile öğrencisinin hayatında küçük bir iz bırakabilmekmiş.
Bugün geriye dönüp baktığımda Leman Öğretmen’in bana sadece okumayı ya da yazmayı değil; hayatı anlamayı öğrettiğini görüyorum. Sabretmeyi, merak etmeyi, kendine güvenmeyi ve bir çocuğun yüreğine dokunmanın ne kadar kıymetli olduğunu…
Belki de bu yüzden, ilkokul öğretmeni hiç unutulmaz. Çünkü o, insanın dünyayı ilk kez anlamlandırmaya çalıştığı dönemde elini tutan ilk rehberdir. Ve o el, yıllar geçse bile insanın içinden hiç tamamen çekilmez.
NOT: Öğretmenim vefat etti. Allah Rahmet Eylesin Nur içinde yatsın.
-*-*-*
Eşyaların Sevildiği, İnsanların Kullanıldığı Bir Dönem
Cemil Meriç, bir cümlenin içinden koca bir çağın çürümesini çekip çıkarabilen ender düşünürlerdendir. “İnsanlar sevilmek için yaratıldılar; eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni, eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmasıdır.” derken yalnızca bireysel bir kırgınlığı dile getirmez; modern dünyanın ruh haritasını çizer aslında.
Oysa,bugün o ruh haritasına baktığımızda yolların nasıl da ters yüz olduğunu görüyoruz. İnsanlar birbirinden uzaklaşırken eşyalar her geçen gün bize biraz daha yaklaşıyor. Yeni bir telefonun kutusunu açarken hissettiğimiz heyecanı, bir dostun kapıyı çalmasında hissetmiyoruz çoğu zaman. Bir koltuğun modelini değiştirirken gösterdiğimiz özeni, yanımızdaki insanın kalbini anlamakta göstermiyoruz.
Çünkü sahip oldukça değer kazandığımızı sandığımız bir çağdayız.
Oysa insan, sahip olduklarıyla değil, dokunduğu hayatlarla ölçülür.
Bugünün kaosu tam da bu yanlış terazinin sonucudur. İnsan ilişkileri birer “kullan-at” pratikliğine dönüşmüş durumda. İş dünyasında, dostluklarda, hatta bazen aile içinde bile… Birinin işimize yaradığı sürece yanında kalıyor; çıkar ortadan kalktığında kapıları sessizce kapatıyoruz. Geriye, kullanılmanın ağırlığını taşıyan ruhlar ve tüketilmiş ilişkiler kalıyor.
Eşyalar ise tam tersine, adeta kutsal bir mertebeye yükseltilmiş durumda. Kırılmasın diye sarıp sarmaladığımız bardakların, kırılmasın diye korumadığımız kalplerden daha kıymetli hale gelmesi ne acı bir ironi…
Oysa insanın yaratılışındaki sır, sevgiyle anlam bulur. Sevildiğinde güç bulur, değer görür, kök salar. Hiçbir eşya, bir tebessümün yerini dolduramaz. Hiçbir lüks, bir insanın içten bir “iyi ki varsın”ını geçemez.
Belki de çözüm, hepimizin bildiği ama unuttuğu o basit dengeyi yeniden kurmaktan geçiyor.
Eşyaları kullanmak, insanları sevmek.
Sıralamayı doğru yaptığımız gün, kaos dediğimiz sis perdesi de kendiliğinden aralanacaktır. Çünkü insanın kalbine ulaşan en kısa yol, sevgiden geçer; alışveriş sepetinden değil.