HAYATIN YÜKÜNÜ OMUZLARIMIZDA MIZDA TAŞAMASAK DAHA İYİ DEĞİL Mİ?
Çevremizde bazı insanlar vardır; en küçük ayrıntıyı bile gözden kaçırmazlar. Kaldırımdaki çatlağı, sokaktaki kırık taşı, günlerdir yerinden kaldırılmayan bir kablo makarasını, eğri duran trafik levhasını hemen fark ederler. Kimileri için bu bir takıntıdır, kimileri için ise toplumsal sorumluluk.
Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım ilginç bir örnek anlattı. Mahallesinde bir kişi evinin önündeki kaldırıma zeytin ağacı dikmiş. Ağaç büyüdükçe dallar yola doğru uzamış. Araçlar dallara zarar vermesin diye ağacın sahibi sokağa taşlar dizmeye başlamış. Ancak bu taşlara zaman zaman yayalar, bisikletler, motosikletler ve araçlar çarpıyormuş. Mahalle sakinleri taşları kenara çekse bile kısa süre sonra yeniden aynı yere koyuyormuş.
Bir başka arkadaşım ise sokakta yapılan altyapı çalışmasından söz etti. Kablo çekimi sırasında bırakılan büyük bir kablo makarası ve ekipmanlar, haftalardır logar kapağının yanında duruyormuş. Üç haftayı aşkın süredir herhangi bir çalışma yapılmamasına rağmen malzemeler olduğu yerde bekliyormuş.
Bunlara benzer örnekleri çoğaltmak mümkün. Günlerdir yanmayan bir sokak lambası, kaldırılmayan molozlar, bozuk bir bank, sürekli açık bırakılan bir kapı, aylarca düzeltilmeyen bir çukur… Bazı insanlar bunları görür geçer. Bazıları ise gün boyunca bunları düşünür, konuşur ve çözüm arar.
Peki, hangisi doğru?
Aslında her iki tarafın da haklı olduğu noktalar var. Çünkü yaşadığımız çevreye duyarlı olmak, yanlışları fark etmek ve çözüm istemek toplumsal yaşamın bir gereğidir. Eğer hiç kimse sorunları önemsemezse şehirler de mahalleler de zamanla yaşanmaz hale gelir.
Ancak bir başka gerçek daha var. Hayat, tek başımıza düzeltemeyeceğimiz yüzlerce ayrıntıyla doludur. Her bozuk kaldırımı, her yanlış parkı, her ihmal edilmiş işi sürekli düşünmek insanın ruhunu yorabilir. Zamanla kişi yaşadığı güzel anları kaçırmaya başlar.
Belki de dengeyi kurmak gerekiyor. Yanlışı gördüğümüzde ilgili yerlere bildirmek, çözüm için elimizden geleni yapmak ama sonrasında hayatımıza devam edebilmek… Çünkü insanın omuzları bütün dünyanın yükünü taşımaya uygun değildir. Günün sonunda önemli olan, yaşadığımız çevreye karşı duyarlı olurken kendi huzurumuzu da koruyabilmektir. Her şeyi kafaya takarak yaşamak mümkün değildir. Hayat bazen bir ağacın gölgesinde oturup çay içebilmek, bazen de düzelmesini beklediğimiz sorunlara rağmen gülümseyebilmektir.
Çünkü mutlu insanlar, sorunları görmeyenler değil; sorunların hayatlarının tamamını ele geçirmesine izin vermeyenlerdir.
-*-*-*
Çocuğunuzun Görünmeyen Arkadaşları
Geçenlerde bir anne-baba dostum endişeyle anlattı:
“Çocuğum bazen odasında tek başına oynarken biriyle konuşuyor. İsmini söylediği arkadaşları var. Onlarla oyun oynadığını anlatıyor. Hatta zaman zaman boş bir sandalyeyi gösterip orada birinin oturduğunu söylüyor.”
Doğal olarak aile merak ediyor.
Acaba normal mi?
Bir sorun mu var?
Yoksa bir şeyleri gözden mi kaçırıyoruz?
Aslında birçok anne-baba hayatının bir döneminde benzer bir durumla karşılaşıyor. Çocukların hayali arkadaşlar edinmesi sanıldığından çok daha yaygın bir durum.
Özellikle 3 ile 8 yaş arasındaki çocuklarda hayali arkadaşlar oldukça sık görülüyor. Kimi zaman görünmeyen bir arkadaş, kimi zaman bir kahraman, kimi zaman da konuşan bir oyuncak olarak ortaya çıkabiliyor.
Çocuk onunla sohbet ediyor.
Oyun oynuyor.
Ona isim veriyor.
Bazen de yaptığı yaramazlıkları onun üzerine atıyor.
İlk bakışta yetişkinlere garip gelebiliyor.
Çünkü bizler gerçek ile hayal arasındaki çizgiyi çok net görüyoruz.
Oysa çocukların dünyası biraz farklı.
Onların hayal güçleri bizimkinden çok daha geniş ve renkli.
Bir karton kutu uzay gemisine dönüşebiliyor.
Bir sopa sihirli değnek olabiliyor.
Boş bir sandalye de çok sevdiği bir arkadaşın oturduğu yer haline gelebiliyor.
Uzmanlar, hayali arkadaşların çoğu zaman bir sorun işareti olmadığını söylüyor. Hatta bazı araştırmalar bu çocukların yaratıcılıklarının daha güçlü olabileceğini, duygularını ifade etmede daha başarılı davranabildiklerini ortaya koyuyor.
Hayali arkadaşlar bazen yalnızlığı azaltıyor.
Bazen korkularla baş etmeyi kolaylaştırıyor.
Bazen de çocuğun sosyal ilişkileri prova ettiği bir alan oluşturuyor.
Çocuk paylaşmayı, konuşmayı, anlaşmayı ve problem çözmeyi kendi kurduğu bu hayal dünyasında deneyimleyebiliyor.
Elbette her durum aynı değil.
Eğer çocuk gerçek dünya ile hayal dünyasını tamamen karıştırıyorsa, yaşı ilerlediği halde sosyal ilişkilerden tamamen uzaklaşıyorsa, yoğun korkular yaşıyorsa veya günlük yaşamını etkileyen farklı belirtiler görülüyorsa bir uzmana danışmakta fayda var.
Ancak çoğu zaman anne-babaların korktuğu gibi bir tablo söz konusu olmuyor.
Çocuk büyüdükçe bu görünmeyen arkadaşlar da yavaş yavaş hayatından çıkıyor.
Belki de asıl mesele bizim çocukların dünyasını anlamaya çalışmamızdır.
Çünkü biz büyüdükçe hayal kurmayı unutuyoruz.
Onlar ise henüz unutmadılar.
Biz boş bir oda görüyoruz.
Onlar kocaman bir oyun alanı görüyor.
Biz boş bir sandalye görüyoruz.
Onlar en yakın arkadaşlarını görüyor.
Belki de çocukların hayali arkadaşları bize bir şey anlatıyor.
Hayatın sadece gördüklerimizden ibaret olmadığını…
Hayal gücünün insanın en değerli hazinelerinden biri olduğunu…
Ve büyürken kaybettiğimiz birçok güzelliğin çocukların dünyasında hâlâ yaşamaya devam ettiğini…
Bu yüzden çocuğunuz bir gün görünmeyen bir arkadaşıyla konuşuyorsa hemen telaşlanmayın.
Önce onu dinleyin.
Size anlatacağı şey, sandığınızdan çok daha değerli olabilir.




