Aşağı yukarı hepimizin başına gelmiştir. Doktora gidersin. Muayene, teşhis, reçete. Doktor ilacı yazarken senin adına bir karar verir ve sen de buna güvenirsin.
Zaten hasta olmanın özü biraz da budur: Karar verme yükünü geçici olarak başkasına bırakmak.
Sonra eczaneye gidersin. Reçeteyi uzatırsın. Eczacı reçeteye bakar, ekrana bakar, raflara yönelir. Sen hâlâ doktorun yazdığı ilacın geleceğini düşünürken, eline bambaşka bir kutu tutuşturulur. İsmi farklıdır, ambalajı farklıdır, hatta ilk bakışta başka bir hastalığın ilacı gibi durur.
İtiraz etmezsin, sadece sorarsın:
“Doktorun yazdığı bu muydu?”
Cevap hazırdır:
“Bunun aynısı.”
Bu ülkede “aynısı” kelimesi, açıklamanın yerini tutar. Aynısı dendi mi, soru sormak gereksiz kabul edilir. Sanki aynılık, hastanın bilgilendirilme ihtiyacını otomatik olarak ortadan kaldırır.
Bir adım daha atarsın:
“İsmi neden farklı?”
Orada da kapı kapanır:
“Etken maddesi aynı.”
Etken madde, eczanelerde son sözdür. Her şey onun etrafında döner. Doktorun tercihi, hastanın endişesi, alışkanlığı, güven duygusu bu kelimenin yanında tali detaylar sayılır.
Oysa mesele ilacın işe yarayıp yaramaması değil sadece. Mesele, hastaya ne verildiğini bilip bilmediğidir. Çünkü hasta, raftan ürün alan bir müşteri değildir. Vücuduna bir madde alıyordur. Bunun adını bilmek, neden değiştiğini anlamak ister. Bu, şımarıklık değil, en doğal haktır.
Ama kimse sana şunu sormaz:
“Doktorun yazdığı ilacı mı istiyorsun, muadilini mi?”
“Bu değişiklik seni rahatsız eder mi?”
“İstersen doktoruna danışalım mı?”
Çünkü sistem konuşmak üzerine değil, hız üzerine kuruludur. Reçete hızlı kapanır, sıra ilerler, konu biter. Hastanın kafasında kalan soru işaretleri ise eve taşınır.
Hasta eve gider. İlacı masaya koyar. Kutuyu evirir çevirir. İnternete bakar. Forum okur. Yorumlara dalar. Hastalık bir süre sonra grip olmaktan çıkar, “Acaba yanlış ilaç mı aldım?” sorusuna dönüşür.
İşin ironik yanı şudur. Doktor ilacı seçerken sorumluluk alır. Eczacı muadil verirken sorumluluk almadığını düşünür. Oysa ikisi de hastanın hayatına dokunur. Aradaki fark, birinin bunu hastaya anlatması, diğerinin çoğu zaman anlatmamasıdır.
Oysa yapılması gereken son derece basittir.
Hastaya bilgi vermek.
Tercih hakkı tanımak.
Kısacası, muadili dayatmak değil, muadili anlatmak.
Çünkü “bu da olur” demekle, “istersen bu da var” demek arasında büyük bir fark vardır.
Evet, muadil olur. Evet, etken maddesi aynı olabilir. Ama hasta da insandır.
Ve insan, kendisiyle ilgili verilen kararın ne olduğunu bilmek ister.
İşte, mesele de tam olarak da budur.
EŞDEĞER İLAÇ
YANLIŞ İLAÇ DEĞİLDİR
“Eşdeğer ilaç yanlış ilaç değildir” doğru bir cümledir. Ama eksiktir.
Doğru olan şudur:
Eşdeğer ilaç bilgi verilerek verildiğinde sorun olmaz.
Hasta ne aldığını bilirse güvenir.
Bilmezse, en doğru ilaç bile şüpheye dönüşür.
Mesele ilacın muadil olması değil, hastanın muhatap alınmamasıdır.
*/*/*/
ORUÇ TUTARKEN NASIL BESLENMELİYİZ?
Ramazan ayı yaklaştıkça en çok sorulan sorulardan biri şu oluyor. Oruç tutarken nasıl beslenmeliyiz?
Uzun açlık saatlerinin ardından vücudu yormadan, sağlığı koruyarak bu ayı geçirmek mümkün. Bunun yolu da sofrada doğru tercihlerden geçiyor.
Ramazan’ı sadece aç kalınan bir dönem olarak görmek büyük bir hata. Aslında bu ay, bedenle birlikte alışkanlıkları da dinlendirme fırsatı sunar. Gün boyu süren açlık, iftarda kontrolsüz yeme isteğini artırır. Ancak hızlı ve aşırı yemek hem mide sorunlarına hem de halsizliğe davetiye çıkarır.
Sahur, Ramazan’ın en kritik öğünüdür. Sahuru atlamak, gün içinde daha çabuk susamaya ve kan şekerinin erken düşmesine neden olur. Bu nedenle sahurda uzun süre tok tutan besinler tercih edilmelidir. Yumurta, yoğurt, peynir, tam buğday ekmeği, yulaf ve az tuzlu zeytin dengeli bir sahur için idealdir. Aşırı tuzlu ve işlenmiş gıdalardan uzak durmak, gün boyu yaşanacak susuzluğu azaltır.
İftar sofralarında ise sabır en önemli anahtardır. Oruç bir bardak su ve hafif bir çorbayla açılmalı, ardından kısa bir mola verilmelidir. Bu küçük ara, mideye ne kadar yemek gerektiğini fark etme imkânı tanır. Ana yemekte kızartmalar yerine fırın, haşlama ya da ızgara tercih edilmeli; tabağın yarısı sebzelerden oluşturulmalıdır. Pilav ve makarna gibi karbonhidratlar ölçülü tüketilmelidir.
Tatlı konusu da Ramazan’ın vazgeçilmez başlıklarından biridir. Şerbetli tatlılar yerine haftada birkaç kez sütlü tatlılar veya meyve tercih etmek hem sindirimi kolaylaştırır hem de kilo kontrolüne yardımcı olur. Tatlıyı iftardan hemen sonra değil, birkaç saat sonra tüketmek daha sağlıklıdır.
Su tüketimi ise çoğu zaman ihmal edilir. İftar ile sahur arasına yayılarak en az iki litre su içmeye özen gösterilmelidir. Çay ve kahve suyun yerini tutmaz; aksine vücuttan su atımını artırabilir. Bu nedenle ölçülü tüketilmelidir.
Ramazan, bedenimizi zorlamak değil, ona kulak vermek için bir fırsattır. Dengeli beslenme, yeterli su ve ölçülü porsiyonlarla geçirilen bir Ramazan hem daha huzurlu hem de daha sağlıklı olur. Unutmamak gerekir ki bu ayın bereketi, sofranın doluluğunda değil, kurulan dengededir.





