Şu an bu yazıyı nerede okuyorsunuz bilmiyorum. Belki evinizde bir koltukta oturuyorsunuz. Belki bir kafede çay içiyorsunuz. Belki otobüste camdan dışarı bakarken telefon ekranına kaydırıyorsunuz bu satırları. Ama insan bazen çok tuhaf bir şeyi unutuyor:
Şu an bulunduğunuz yerde sizden önce kimler vardı?
Tam olarak oturduğunuz noktada… Bundan yüz yıl önce ne vardı mesela? Bir ev mi? Boş bir tarla mı? Belki bir savaşın içinden geçen insanlar… Belki yağmur altında yürüyen biri… Belki de şimdi adını bile bilmediğimiz bir çocuk.
Biz hayatı hep yatay düşünüyoruz. Sabah kalkıyoruz, işe gidiyoruz, eve dönüyoruz, yaşlanıyoruz. Ama zamanın bir de dikey tarafı var. Çünkü bulunduğumuz her yer, üst üste birikmiş hayatların katmanından oluşuyor.
Şu an oturduğunuz koltuğun olduğu yerde belki yıllar önce bir soba vardı. O sobanın başında insanlar ekmek kızartıyordu. Belki aynı noktada biri ağladı, biri âşık oldu, biri ölüm haberi aldı. Belki tam bulunduğunuz yerde bir çocuk ilk adımını attı.
Şimdi ise siz varsınız.
İnsanın bunu düşünmesi biraz sarsıcı aslında. Çünkü kendimizi dünyanın merkezi gibi hissediyoruz. Sanki her şey bizim zamanımız için kurulmuş gibi yaşıyoruz. Oysa biz, çok eski bir hikâyenin sadece kısa süreli misafirleriyiz.
Bir gün yürüdüğünüz sokağa dikkatli bakın. O asfaltın altında kaç ayak izi kaldı kim bilir… Kaç insan o yoldan geçti, kaç kavga yaşandı, kaç cenaze geçti, kaç çocuk koştu… Şimdi hiçbirini bilmiyoruz. Çünkü zaman, insanı değil izini siliyor.
Belki şu an oturduğunuz apartmanın yerinde eskiden ahşap bir ev vardı. O evde yaşayan insanlar sabah pencereyi açıp aynı gökyüzüne baktı. Belki onlar da kendi dönemlerinin telaşını “çok önemli” sanıyordu. Sonra öldüler, ev yıkıldı, isimleri unutuldu. Şimdi aynı yerde başka insanlar oturuyor.
Bir gün bizim de başımıza aynısı gelecek.
Şu an elimizde tuttuğumuz telefonlar, kurduğumuz hayatlar, yaptığımız planlar… Hepsi bir gün başka insanların yaşadığı bir dünyanın eski hikâyesine dönüşecek. Belki yüz yıl sonra biri şu an bizim oturduğumuz yerde kahve içecek ve bizim varlığımızdan haberi bile olmayacak.
Aslında insanı hem küçülten hem de sakinleştiren bir düşünce bu. Çünkü hayatın merkezinde olmadığımızı fark ediyoruz. Dünya bizden önce de dönüyordu, bizden sonra da dönmeye devam edecek.
Ama ilginç olan şu: Biz unutulsak bile yaşadığımız anlar gerçekten vardı. Bir annenin mutfakta çocuğuna seslenişi, bir babanın akşam yorgunluğu, bir gencin ilk heyecanı… Bunların hepsi zamanın içine gömülüyor ama tamamen kaybolmuyor sanki. Bulunduğumuz yerler biraz da eski duyguların tortusunu taşıyor.
Belki bu yüzden bazı eski evlere girince tarif edemediğimiz bir his oluşuyor içimizde. Çünkü mekânlar sadece duvardan ibaret değil. İçlerinde yaşamış insanların görünmeyen izlerini taşıyorlar.
Modern insanın en büyük yanılgılarından biri kalıcı olduğunu sanması galiba. Oysa biz aslında üst üste yığılmış milyarlarca hayat hikâyesinin en üst katmanında duran geçici insanlarız. Bizden önce başkaları vardı, bizden sonra da başkaları olacak.
Belki yüz yıl sonra, şu an bu yazıyı okuduğunuz yerde bambaşka biri oturacak. Aynı gökyüzüne bakacak. Aynı hayat telaşını yaşayacak ve muhtemelen o da kendisini dünyanın merkezinde sanacak.
NOT: 100 yıl önce (1926 yılında) şu an bulunduğum Balıkesir Paşaalanı bölgesinde ve çevresinde tarım arazileri, zeytinlikler ve kırsal bir doku yer alıyordu.
*-*-*-
ŞEHİRDEN KÖYE TERSİNE GÖÇ BAŞLADI
Şehirler büyüdü, binalar yükseldi, yollar uzadı… Ama insanın içindeki huzur aynı hızla büyümedi. Yıllarca köyden kente doğru yaşanan göç, bugün sessizce yön değiştirmeye başladı. Bir zamanlar köyün varlıklı insanları “şehirde hayat var” diyerek büyük kentlere taşınırken, bugün şehrin zenginleri toprağın kokusunu yeniden keşfetmek için köylere yerleşiyor.
Bu aslında sadece bir adres değişikliği değil; hayat anlayışının değişmesidir.
Eskiden köy, imkânsızlığın sembolüydü. Gençler iş bulmak için, aileler çocuk okutmak için şehre giderdi. Beton apartmanlar modernliğin göstergesi sayılırdı. Köyde kalanlar ise “geride kalmış” kabul edilirdi. Oysa bugün tablo tersine döndü. Şehrin kalabalığı, gürültüsü, trafik stresi ve yalnızlaştıran yaşam biçimi insanları yormaya başladı. Parası olan artık yüksek katlı rezidans değil; bahçeli bir ev, temiz hava ve sakin bir yaşam istiyor.
Çünkü insan anladı ki hayat sadece AVM’lerden, ışıklı caddelerden ve lüks sitelerden ibaret değil. Sabah kuş sesiyle uyanmanın, dalından meyve koparmanın, komşuyla selamlaşmanın değeri yeniden fark edildi.
Pandemi dönemi bu değişimi daha da hızlandırdı. İnsanlar dört duvar arasında sıkışınca toprağın kıymetini hatırladı. Büyükşehirlerde milyonlar harcayarak ulaşılamayan huzurun, aslında bir köy kahvesinde çay içmek kadar yakın olduğu görüldü.
Bugün birçok şehirli, köylerde taş evler satın alıyor. Küçük üretim yapıyor, organik tarıma yöneliyor, sakin bir hayat kurmaya çalışıyor. Dün “köylü” diye küçümsenen yaşam tarzı, bugün en pahalı hayat biçimine dönüştü.
Belki de bu tersine göç bize önemli bir gerçeği anlatıyor:
İnsan ne kadar modernleşirse modernleşsin, köklerinden tamamen kopamıyor. Çünkü toprağın çağrısı, betonun gürültüsünden daha güçlüdür.
Şimdi asıl mesele şu:
Köyler yeniden değer kazanırken, biz o köylerin ruhunu koruyabilecek miyiz?
Yoksa şehirlerin karmaşasını bu kez köylere mi taşıyacağız?
Cevabı, göç edenler kadar onları karşılayan köyler de belirleyecek.





