Sabah aynaya baktığınızda yüzünüzde yeni bir çizgi görürsünüz. Önceleri önemsemezsiniz. “Yorgunluktandır” dersiniz. Sonra bir gün merdivenleri eskisi gibi hızlı çıkamadığınızı fark edersiniz. Bir başka gün, yıllardır tanıdığınız birinin adını hatırlamak için birkaç saniye düşünmeniz gerekir. İşte o an anlarsınız; zaman sessizce görevini yapmaktadır.
Yaşlılık bir gün ansızın kapıyı çalmaz. O, yıllar boyunca usul usul yanımıza yaklaşır. Biz fark etmeden yürüyüşümüze yavaşlık, bakışımıza derinlik, düşüncelerimize ise farklı bir anlam katar.
Gençlikte insanın aklı hep yarındadır. Daha çok kazanmak, daha çok gezmek, daha çok başarmak ister. Yorulmak nedir bilmez. Bir işten çıkıp diğerine koşar. Bugün yetişmeyen işin yarın tamamlanacağını düşünür. Oysa yaş ilerledikçe insan, yapacaklarından çok yapabileceklerini hesaplamaya başlar. Yorulmanın da dinlenmenin de hayatın doğal bir parçası olduğunu kabul eder.
En dikkat çekici değişim ise hafızada yaşanır. Bazen bir kelime dilinizin ucuna gelir ama çıkmaz. Gözlüğünüzü nereye koyduğunuzu unutursunuz. Aynı soruyu iki kez sorarsınız. Bu durum insanı zaman zaman üzer. Oysa unutkanlık yalnızca hafızanın zayıflaması değildir; yılların zihne yüklediği sayısız anının arasında küçük ayrıntıların kaybolmasıdır. İnsan ömrü uzadıkça, hatıraların da sayısı artar.
Yaş ilerledikçe bir başka misafir daha hayatımıza uğrar, “Ölüm düşüncesi.”
Gençken ölüm, başkalarının hikâyesidir. Gazete sayfalarında okunan bir haber, uzaktan duyulan bir acıdır. Fakat yaş aldıkça çevremizdeki eksilmeler çoğalır. Bir dost gider, bir akraba eksilir, çocukluk arkadaşlarından haber alınamaz olur. İşte o zaman insan, ölümün hayatın karşısındaki bir düşman değil, onun ayrılmaz gerçeği olduğunu daha iyi anlar.
Belki de bu yüzden yaşlı insanlar küçük şeylerin kıymetini daha iyi bilir. Bir fincan çayın, ailece yenilen bir akşam yemeğinin, torunun elini tutmanın veya eski bir dostla edilen sohbetin değerini gençlerden daha fazla hissederler. Çünkü bilirler ki hayat, büyük başarıların değil; küçük mutlulukların toplamıdır.
Ne yazık ki günümüz dünyası gençliği yüceltirken yaşlılığı çoğu zaman görmezden geliyor. Oysa toplumun hafızası yaşlı insanlardır. Onların anlattıkları yalnızca geçmiş değil, geleceğe bırakılmış derslerdir. Tecrübe, hiçbir okulun tek başına veremeyeceği bir eğitimdir.
Hepimiz aynı yolun yolcusuyuz. Bugün hızlı yürüyen ayaklarımız, yarın biraz daha yavaşlayacak. Bugün keskin olan hafızamız, zamanla bazı ayrıntıları unutacak. Bugün uzak gördüğümüz yaşlılık, bir sabah aynada bize gülümseyecek.
Önemli olan yaşlanmamak değildir; çünkü buna kimsenin gücü yetmez. Önemli olan, yaş alırken sevgimizi, nezaketimizi, umudumuzu ve insanlığımızı kaybetmemektir. Saçlarımızın beyazlaması değil, kalbimizin kararması gerçek yaşlılıktır.
Hayatın en büyük gerçeği şudur. Gençlik bize güç verir, yaşlılık ise anlam. Güç bir gün azalabilir ama anlam, yaşanmış bir ömrün en değerli mirası olarak hep bizimle kalır.
-*-*-*-
Kapıdağ’ın Tatlı Kırmızı Soğanı
Türkiye’de soğan denince akla genelde göz yakan, doğranırken insanı gözyaşlarına boğan o keskin lezzet gelir. Ama yolunuz Balıkesir’in güzel ilçesi Erdek’e ve onun sırtını yasladığı o büyüleyici Kapıdağ Yarımadası’na düşerse, bildiğiniz tüm soğanları unutmaya hazır olun. Burada, toprağın denizle birleştiği özel bir coğrafyada, bölgenin tescilli gururu yetişiyor. Erdek Kırmızı Soğanı ya da yöre halkının deyimiyle Mor Soğan.
Erdek Kırmızı Soğanı, alelade bir tarlada değil, Kapıdağ Yarımadası’nın mikroklima özelliğine sahip özel köylerinde hayat bulur. Başta Ballıpınar olmak üzere, Ormanlı, Turanköy ve Narlı gibi Kapıdağ’ın kuzeyine bakan, poyrazı bol, nemi dengeli kıyı köyleri bu soğanın ana vatanıdır.
Yamaçlardan denize doğru süzülen bu topraklarda yetişen soğanlar, dalgaların iyodunu ve poyrazın serinliğini içine çeker. Yörelinin binbir emekle, ilmek ilmek örerek pazara sunduğu o meşhur mor soğan örgüleri, aslında bu köylerin alın teridir.
Bu soğanı muadillerinden ayıran ve onu gerçek bir lezzet efsanesine dönüştüren en büyük özelliği ise asla acı değildir!
Doğradığınızda gözlerinizi yakmaz, burnunuzu sızlatmaz. Aksine, ısırdığınızda damakta hafif tatlımsı, inanılmaz sulu ve kıtır kıtır bir doku bırakır. Acılığı oluşturan kükürt bileşenleri, Kapıdağ toprağının mineral yapısı ve denizden gelen tatlı rüzgârlar sayesinde bu soğanda yok denecek kadar azdır.
Erdek kırmızı soğanı bir “yemek malzemesi” olmaktan öte, tek başına bile yenebilecek kadar zarif bir meyve gibidir.
Mutfağımızın bu mor soğanı bize neler sunuyor?
Eşsiz Bir Tatlılık: Sadece balık sofralarının değil, çiğ tüketilen tüm salataların baş tacıdır. Üzerine biraz zeytinyağı ve limon gezdirdiğinizde başka hiçbir baharat istemez.
Doğal Antioksidan Deposu: O iştah açıcı mor-kırmızı rengini veren antosiyanin maddesi, güçlü bir antioksidandır. Hücreleri yeniler, bağışıklığı çelik gibi yapar.
Kalp ve Mide Dostu: Acı ve asidik olmaması sayesinde mideyi yormaz, yakmaz. Kalp sağlığını koruyan flavonollerle doludur.
Uzun Ömürlü ve Becerikli: Geleneksel yöntemlerle örülerek asılan bu soğanlar, doğru muhafaza edildiğinde tazeliğini ve o gevrek yapısını aylarca korur.
Balık Kırmızı Soğan Olmadan Eksiktir!
Erdek’te bir deniz kenarında bir balık lokantasına oturduğunuzda, önünüze gelen taze bir palamut veya lüferin yanında mutlaka bu kırmızı soğan arz-ı endam eder. Sumakla ezilip katledilmez; ince ince piyazlık doğranır, belki biraz maydanozla harmanlanır ve balığın lezzetini bastırmadan onu zirveye taşır.
Eğer yolunuz Erdek’e, Ballıpınar köylerine düşerse; yol kenarlarında dizilmiş o mor soğan örgülerinden birkaç bağ almadan dönmeyin. Bir dilim ekmek, biraz beyaz peynir ve Erdek’in o göz yaşatmayan tatlı kırmızı soğanı… Bazen hayatın en büyük lüksü, işte bu kadar sade bir lezzette saklıdır.




