Çocukluğumu düşündüğümde aklıma önce yaşadığımın mahallenin sokakları geliyor. Beton değildi, asfalt değildi ve çocuk sesleri geliyordu dışarıdan. Mahalle arkadaşlığı çok önemli idi. Toz toprak içinde oyun oynardık. Futbol maçlarımız akşam ezanına kadar sürerdi.
Ben Kasaplar Mahallesi’nde doğdum. Namık Kemal İlkokulu’nun önü bizim stadımızdı. Özellikle akşamüstleri okulun önünde futbol maçı yapardık. Uzun Döşeme Sokak’ta o zamanlar neredeyse araç olmazdı. Bisikletlerimizle özgürce dolaşır, top oynar, saklambaç için en güzel köşeleri kapmaya çalışırdık. O sokaklar bizim oyun alanımızdı, bizim çocukluğumuzdu.
Bugün aynı yerlere gittiğimde içimde bir hüzün oluşuyor.
Boş arsaların yerini çok katlı apartmanlar aldı. Bisiklet sürdüğümüz alanlar otopark oldu. Bir zamanlar çocuk kahkahalarının yankılandığı sokaklarda şimdi araçlar sıra sıra park etmiş durumda. Adım atacak yer bulmak bile zor. Çocukların oyun oynayacağı alan kalmadı.
Elbette şehirler büyüyecek, nüfus artacak, yeni binalar yapılacak. Buna kimsenin itirazı yok. Ama şehirler büyürken çocukların küçülen dünyasını da görmek gerekiyor. Çünkü bir şehrin geleceği, çocuklarına bıraktığı oyun alanları kadar güçlüdür.
Bizim çocukluğumuz mahallede geçti. Komşunun çocuğu bizim kardeşimiz gibiydi. Birimiz top getirirdi, diğerimiz kale taşı olurdu. Yenilen küser, beş dakika sonra yeniden oyuna dönerdi. Paylaşmayı, yardımlaşmayı, dostluğu ve hayatı sokakta öğrendik. Hiçbir bilgisayar oyunu bize bunları öğretemezdi.
Bugünün çocukları ise çok farklı bir dünyanın içinde büyüyor. Daha bebekken ağlamasın diye ellerine cep telefonu veriliyor. Bir süre sonra tablet, ardından bilgisayar başlıyor. Sokakta arkadaş aramak yerine internet üzerinden İngiltere’den, Bulgaristan’dan ya da dünyanın başka bir ülkesinden tanımadığı insanlarla oyun oynuyorlar. Teknolojinin faydaları elbette var. Buna kimse karşı çıkamaz. Ancak sanal arkadaşlıklar, gerçek mahalle arkadaşlığının yerini tutmuyor.
Bir çocuğun dizinin yaralanması, bisikletten düşmesi, saklambaçta nefesini tutarak saklanması, maç yaparken gol sevinci yaşaması da çocukluğun bir parçasıdır. Bunları yaşamadan büyüyen nesiller, belki teknolojiyi çok iyi kullanacak ama çocukluklarını tam anlamıyla yaşayamayacak.
Bazen düşünüyorum… Acaba bugünün çocukları yıllar sonra “Bizim çocukluğumuz ne güzeldi.” diyebilecek mi? Yoksa hatırlayacakları tek şey, bilgisayar ekranları ve cep telefonları mı olacak?
Keşke şehirlerimizi planlarken çocukların sesini de duyabilsek. Her mahallede güvenle oyun oynayabilecekleri alanlar oluşturabilsek. Araçlara gösterdiğimiz özeni biraz da çocuklara gösterebilsek.
Çünkü şehirleri güzelleştiren sadece yüksek binalar değildir. O sokaklarda güven içinde koşup oynayan çocukların neşesidir.
Ben hâlâ Kasaplar Mahallesi’nden her geçtiğimde gözüm Namık Kemal İlkokulu’nun önünü arıyor. Belki top peşinde koşan çocukları göremiyorum ama hafızamda o maçlar hâlâ devam ediyor. Bizim çocukluğumuz sokaklarda kaldı. Dileğim, bugünün çocuklarının da anılarında sadece ekranlar değil, mahallelerinin sokakları ve arkadaşları yer alsın.
-*-*-*-
Erdek de Tuvaletin Kapısında Ne Yazıyordu?
Erdek’te bir umumi tuvaletin kapısının arkasında yazılı şu cümle dikkatimi çekti.
“Tuvalet ücretini ödemeden kaçana hakkımı helal etmem.”
Kısa ama insanı düşündüren bir cümle…
İlk bakışta sert gelebilir. Ama biraz durup düşündüğünüzde o yazının arkasında bir serzeniş, bir emek ve bir hak arayışı olduğunu görüyorsunuz.
Çoğu insan umumi tuvalete girdiğinde sadece ihtiyacını giderdiğini düşünür. Oysa o kapının arkasında görünmeyen büyük bir emek vardır. Gün boyu temizlenen zeminler, sürekli yıkanan lavabolar, boşaltılan çöp kutuları, yenilenen tuvalet kâğıtları, doldurulan sıvı sabunlar, kolonya, su, elektrik, temizlik malzemeleri, personel giderleri… Bunların hiçbiri kendiliğinden olmuyor.
Temiz bir tuvalet istiyoruz. Kâğıdı olsun istiyoruz. Sabunu olsun istiyoruz. Kolonyası eksik olmasın istiyoruz. Kötü kokmasın istiyoruz. Ama bütün bunların bir maliyeti olduğunu nedense unutuyoruz.
Daha ilginç olanı ise şu…
Bir kafede oturup 60 lira, hatta daha fazlasını bir bardak çaya hiç düşünmeden verebilen insanlar, sıra tuvalet ücretine gelince 20 lirayı çok görüyor. Kimisi görevliye görünmeden çıkmaya çalışıyor, kimisi “Bir kereden ne olur?” diye düşünüyor.
Oysa o “bir kere”yi gün içinde onlarca kişi yapınca, ortaya işletmecinin omuzlarına yüklenen büyük bir zarar çıkıyor.
Avrupa’nın birçok ülkesinde tren garlarında, alışveriş merkezlerinde ve turistik bölgelerde umumi tuvaletler için yaklaşık 1 avro ücret ödeniyor. İnsanlar bunu doğal karşılıyor. Çünkü ödediği ücretin karşılığında temiz, hijyenik ve güvenli bir hizmet alacağını biliyor.
Erdek’te ise 20 liralık bir tuvalet ücreti bile bazı insanlara fazla geliyor. Hatta 10 liraya hizmet veren yerler olmasına rağmen yine de ücret ödememek için kapıdan sessizce çıkmaya çalışanlar oluyor.
Bedava kullandığımız bir yer ne kadar temiz kalabilir?
Ücret ödemeden kullanılan hizmetlerin sürdürülebilir olması mümkün değildir. İşletmeci gelir elde edemezse kaliteli temizlik malzemesi alamaz, personel çalıştıramaz, bakım yaptıramaz. Sonra aynı insanlar dönüp “Bu tuvaletler neden temiz değil?” diye şikâyet eder.
Hak sadece bizim hakkımız değildir.
Tuvaleti işleten kişinin de emeği vardır. Sabahın erken saatinden akşama kadar insanların ardından temizlik yapmak kolay değildir. Kimsenin görmek istemediği işleri yaparak toplum sağlığına hizmet eden insanlar, en az diğer meslek grupları kadar saygıyı hak ediyor.
Aslın da kapıdaki o yazı sadece ücret istemiyor; vicdanı da hatırlatıyor.
“Tuvalet ücretini ödemeden kaçana hakkımı helal etmem.”
Bu cümle aslında “Emeğime saygı göster.” demenin başka bir şeklidir.
Toplum olarak hak aramayı biliyoruz. Ama başkasının hakkını teslim etmeyi de öğrenmeliyiz. Çünkü medeniyet yalnızca büyük binalar yapmakla ölçülmez; ortak kullandığımız alanlara gösterdiğimiz özenle, emeğe duyduğumuz saygıyla ve kul hakkına verdiğimiz değerle de ölçülür.
Belki de temiz bir toplumun yolu, temiz tuvaletlerden değil; o tuvaletleri temiz tutan insanların hakkını ödemekten geçiyordur.




