Son yıllarda Balıkesir’in birçok köyünde ve mahallesinde “şalvar gecesi” adı verilen etkinlikler düzenleniyor. Kadınlar kendi aralarında bir araya geliyor; şalvarlarını giyiyor, müzik eşliğinde eğleniyor, oyunlar oynuyor, ikramlar yapılıyor, bol bol fotoğraf ve video çekiliyor. Kimi bunu sosyal bir buluşma olarak görüyor, kimi ise geleneksel dayanışmanın farklı bir şekli olarak değerlendiriyor.
Ancak bu etkinlikler, herkes tarafından aynı gözle görülmüyor. Gökköy Muhtarı Sabır Çakal’ın yaptığı açıklama da bunun en son örneklerinden biri oldu. Çakal, bu tür organizasyonları doğru bulmadığını açık yüreklilikle dile getirdi ve bunu da herhangi bir kişiyle hesaplaşmak için değil, inancı ve vicdani sorumluluğun gereği olarak yaptığını söyledi. “Rabbim bana neden uyarmadın diye sorarsa ne cevap veririm?” sözleri de aslında onun meseleye nasıl baktığını gösteriyor.
Bugün birçok kişi bu açıklamaya katılabilir ya da katılmayabilir. Bu herkesin kendi tercihidir.
Ancak Sabır Çakal’ın niyetini anlamadan sadece kullandığı cümlelere bakarak değerlendirme yapmak da haksızlık olur. Ayrıca, kullandığı ifadelerin oldukça iddialı olduğu da bir gerçek. “Benim dönemimde yapılmasını istemiyorum” ya da “Kur’an’a göre uygunsa şalvarlar benden” gibi sözleri de ister istemez tartışmayı büyüttü. Belki de verilmek istenen mesajın önüne, bu iddialı üslup geçti.
Oysa konuşmamız gereken asıl konu başka. Şalvar geceleri gerçekten sadece masum bir eğlence mi? Yoksa zaman zaman amacını aşan görüntüler ortaya çıkabiliyor mu? İşte bu sorunun cevabını herkes kendi değerleri ve hayat anlayışı çerçevesinde verecektir.
Bugün sosyal medya sayesinde bu gecelerden paylaşılan görüntüler, sadece salonda bulunanlara değil, binlerce kişiye ulaşıyor. Doğal olarak beğenen de oluyor, eleştiren de…
Sabır Çakal’ın dikkat çekmek istediği nokta da tam olarak burası olabilir. Kendisi, eğlenceye değil, eğlencenin ölçüsüne dair bir hassasiyeti dile getiriyor.
Katılırsınız ya da katılmazsınız… Ama şunu kabul etmek gerekir ki, toplum adına sorumluluk taşıyan insanlar bazen Muhtar Sabır Çakal gibi doğru olduğuna inandıkları şeyi söyleme cesareti gösterebilirler. Demokrasi de zaten bunun için vardır.
Bugün şalvar geceleri konuşuluyor. Yarın başka bir konu konuşulacak.
Fakat her tartışmada kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Birbirimizi anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa sadece kendi düşüncemizi kabul ettirmeye mi?
Belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey; bağırmak değil, birbirimizi dinlemektir.
-*-*-*-*-
AYŞE TEYZE
YALNIZ DEĞİL
Bir hikâye anlatacağım. Aslında hepimizin bildiği, ama başına gelmeden tam anlamıyla inanmadığı bir hikâye.
Rahmetli annemin bir arkadaşı… Ayşe teyze. Teknolojiyle arası oldukça iyi. Tableti var, telefonu var, bilgisayarı var. Kendisi sosyal medyayı da pek çok gençten daha bilinçli kullandığını düşünür. Zaten mesele de tam burada başlıyor.
Bir gün sosyal medyada gezinirken, televizyonlardan tanıdığı bir kadın programı sunucusunun reklamına denk geliyor. Güven duygusu işte… Ekrandan tanıdığın yüz, sana yabancı gelmiyor. “Bunlar dolandırıcı olmaz” diyorsun. Ayşe Teyze, o reklamda verilen numarayı arıyor.
Telefonun diğer ucunda profesyonel bir ses. İkna kabiliyeti yüksek, sabırlı, güven veren. Şirketin yatırımlarını anlatılıyor. Kısa sürede kazanç vaat ediyor. Grafikler, tablolar, sözde belgeler… Her şey hazır ve en önemlisi, karşı taraf acele ettirmiyor gibi yaparak aslında süreci adım adım yönetiyor.
Sonuç?
Ayşe Teyze; üç dört gün içinde yatırım yapacağım ve kısa zamanda daha çok param olacak diye 400 bin lirası dolandırıcılara kaptırıyor.
Paranın tek bir yere gitmediğini özellikle belirtmek lazım. Çünkü sistem artık eski dolandırıcılık yöntemlerinden çok farklı çalışıyor. Para parçalanıyor. Küçük küçük aktarılıyor. Bir kısmı Türkiye’de farklı kişilerin hesaplarına, bir kısmı yurt dışına, özellikle Almanya bağlantılı hesaplara. Amaç belli, izi kaybettirmek.
Parayı tutmuyorlar. Bekletmiyorlar. Anında dağıtıyorlar.
Ayşe teyze yalnız değil. Türkiye’de binlerce insan benzer yöntemlerle dolandırılıyor. Üstelik bu insanların büyük bölümü “cahil” değil. Aksine, hayat tecrübesi olan, dikkatli olduğunu düşünen insanlar.
Peki, sonra ne oluyor?
Uzun uğraşlar başlıyor. Şikâyetler, dilekçeler, savcılıklar… Emniyet birimleri iz sürüyor. Banka kayıtları inceleniyor. Para trafiği çözülmeye çalışılıyor. Kolay değil. Ama imkânsız da değil.
Nitekim bu olayda da Türkiye ayağındaki bazı hesap sahipleri tespit edildi. Çoğu yakalandı ve Ayşe teyze, belki 8 bin, belki 10 bin… Paralarını parça parça geri almaya başladı.
Bu önemli. Çünkü çoğu insan “giden para bir daha gelmez” diye düşünür. Evet, çoğu zaman tamamı geri gelmez. Ama mücadele edilirse bir kısmı kurtarılabilir.
Şimdi asıl meseleye gelelim. Kimse, hiçbir sistem, hiçbir yatırım, iki ayda 400 bini 500 bin yapmaz. Yapıyorsa, orada ya büyük bir risk vardır ya da büyük bir yalan.
Dolandırıcıların en güçlü silahı teknoloji değil, insan psikolojisi. Güven duygusu. Açgözlülük değil sadece; bazen “fırsatı kaçırmama” hissi, bazen “herkes kazanıyor ben de kazanayım” düşüncesi.
Özellikle yaşlılar daha savunmasız. Çünkü ekranda gördüğü yüzlere daha kolay inanıyor. Telefonda konuşan sesin profesyonelliğini sorgulamıyor.
Ama şunu kabul etmek lazım: Dolandırıcılar da boş durmuyor. Yöntem değiştiriyorlar, senaryo değiştiriyorlar, yüz değiştiriyorlar. Bitmiyor.
O yüzden çözüm basit ama hayati:
Kolay kazanç yok.
Telefonla yatırım olmaz.
Sosyal medyada görülen reklama güvenilmez.
Ve en önemlisi, para göndermeden önce mutlaka ikinci bir akıl devreye sokulur.
Ayşe teyze bugün parasını damla damla geri alıyor. Ama o paranın her kuruşunda bir ders var.
Keşke bu dersler bu kadar pahalıya mal olmasa.





