Balıkesir büyükşehir oldu ve bir gecede yüzlerce yıllık köy kültürümüzün adı “mahalle” olarak değiştirildi. Tabelalar yenilendi, muhtarlıkların statüsü dönüştü, meraların ve köy tüzel kişiliklerinin hukuki yapısı tek bir imzayla belediyelerin bünyesine devredildi.
O günlerde yapılan açıklamaları hatırlarsınız: “Altyapı güçlenecek, hizmet doğrudan ayağınıza gelecek, çöpler düzenli toplanacak, köyler şehir standardına kavuşacak…”
Yıllar geçti. Dönüp geriye baktığımızda sormadan edemiyoruz: Gerçekten ne değişti?
Şüphesiz büyükşehir çatısı altında daha iyi hizmet alan, altyapı sorunları çözülen yerleşim yerlerimiz oldu. Fakat meselenin bir de sosyolojik ve ekonomik boyutu var ki, oradaki tablo pek parlak değil.
Köy dediğimiz yapı sadece coğrafi bir alan ya da bir yerleşim birimi değildir. Köy; üretimin, ortak yaşamın, imecenin ve kendine has bir hukuk sisteminin adıdır. Kendi merasını koruyan, camisinin bakımını veya düğününü imeceyle halleden kadim bir kültürdür.
Biz bu yapıyı bir gecede devasa bir belediye bürokrasisine bağladık.
Şehir merkezindeki Bahçelievler ya da Paşaalanı Mahallesi ile dağdaki, körfezdeki veya ovadaki bir köyü aynı imar kanunuyla, aynı idari yönetmelikle yönetmeye çalıştık.
Sonuç ne mi oldu?
* Tarlasının kenarına samanlık yapmak isteyen üretici, şehir merkezindeki bir müteahhit gibi imar bürokrasisiyle karşı karşıya kaldı.
* Kendi ürünü pazarda satmak isteyen yerel üreticiye işgaliye prosedürleri çıkarıldı.
* Köylünün ortak varlığı olan meralar üzerindeki tasarruf hakkı daraldı.
Yani bir tabela değişikliğiyle köylüyü “şehirli” kabul ettik ama ne şehre tam entegre edebildik ne de köy olarak üretmeye devam etmesine imkan tanıdık. Vergi ve abonelik ödemelerine gelince “şehirli” sayılan üretici, sıra hizmete veya üretim desteğine geldiğinde ne yazık ki hâlâ “uzak bir köy” olarak görülüyor.
Bugün tarımda ve hayvancılıkta yaşanan tıkanıklıkları, gençlerin topraktan kopup şehre göç etmesini sadece küresel ekonomik şartlara bağlayamayız. Yereldeki bu idari dönüşümün, üreticinin motivasyonunu kıran etkilerini de dürüstçe konuşmak zorundayız.
Ne yapılmalı?
Yerel yönetimlerin köyleri sıradan bir mahalle gibi görmekten vazgeçmesi gerekiyor. Köy meraları amacına uygun şekilde doğrudan üreticinin kullanımında kalmalı. Muhtarlıklar sadece evrak onaylayan merkezler olmaktan çıkarılıp, mahalle bütçesinde ve planlamasında söz sahibi kılınmalı. Ve en önemlisi; kırsala özel, esnek imar ve üretim yönetmelikleri geliştirilmeli.
Çünkü çok basit bir gerçek var: Köylü üretmeyi bırakırsa, şehirli ne yiyeceğini şaşırır.
Köylüyü kağıt üzerinde şehirli yapmak şehirleşme değildir. Şehirleşme, üretimi ezmeden modern hizmeti götürebilmektir. Tabela değişmiş olabilir; yeter ki toprağın ve üretmenin değerini kaybetmeyelim.
-*-*-*-
KONUŞMAK İÇİN HERKESİN BİR ŞEYİ VAR ANCAK KİMSE DİNLEMİYOR
Bugün herkes konuşuyor…
Televizyon ekranlarında konuşanlar, sosyal medyada yorum yapanlar, her konuda fikir beyan edenler…
Ama ne gariptir ki kimse kimseyi gerçekten dinlemiyor.
Eskiden insanlar bir araya geldiğinde sohbet ederdi. Aynı fikirde olmasalar bile birbirlerini anlamaya çalışırlardı. Bir konu üzerine saatlerce konuşulur, fikir alışverişi yapılırdı. Şimdi ise insanlar daha karşısındaki cümlesini bitirmeden cevap vermeye hazırlanıyor. Çünkü artık amaç anlamak değil, haklı çıkmak oldu.
Özellikle sosyal medya çağında herkes kendi düşüncesini en doğru kabul ediyor. Bir haberi okumadan yorum yapıyoruz. Bir insanı tanımadan yargılıyoruz. Sadece başlığa bakıp öfkeleniyor, araştırmadan hüküm veriyoruz. Herkes konuşuyor ama kimse gerçekten ne söylendiğini anlamaya çalışmıyor.
Oysa dinlemek çok önemli bir erdemdir. Dinlemek sadece sessiz kalmak değildir. Dinlemek; karşındaki insanın ne hissettiğini anlamaya çalışmaktır. Bugün toplum olarak en büyük sorunlarımızdan biri de budur. İnsanlar artık birbirini anlamıyor, sadece birbirine cevap yetiştiriyor.
Eskiden komşuluk vardı, uzun sohbetler vardı. Bir çayın etrafında kurulan samimi cümleler vardı. Şimdi aynı masada oturan insanlar bile telefon ekranlarına bakıyor. Aynı evin içinde yaşayan insanlar birbirine yabancı hale geliyor. Herkes bir şey anlatıyor ama kimse gerçekten duymuyor.
Tartışma kültürümüz de giderek kayboluyor. Eskiden farklı fikirler insanları düşündürürdü. Şimdi ise farklı düşünmek neredeyse kavga sebebi haline geldi. İnsanlar karşısındaki farklı düşündüğünde onu anlamaya çalışmak yerine susturmaya çalışıyor. Çünkü tahammül azalıyor, öfke büyüyor.
Belki de çağımızın en büyük yalnızlığı burada başlıyor. Kalabalıkların içinde yaşayan ama kimse tarafından anlaşılmadığını hisseden insanlar çoğalıyor. Çünkü herkes kendi sesini duyurma derdinde. Kimsenin durup da “Karşımdaki ne anlatmak istiyor?” diye düşündüğü yok.
Oysa bazen bir insanın ihtiyacı olan şey uzun nasihatler değildir. Sadece gerçekten dinlenmektir. Anlaşıldığını hissetmektir. Belki de bugün en çok eksikliğini yaşadığımız şey budur.
Konuşmayı çok iyi öğrendik…
Ama dinlemeyi unuttuk.




