Sındırgı’da Bir Köy, Yıl 1978
Bayramın son günü bir kafede otururken çalışan eleman masalarda bulunan kutuların içine ince uzun kâğıtlara sarılmış toz şekerler koymaya başladı. Bizim masaya da bıraktı. Yanımdaki arkadaş o şekerlerden birini aldı, bir süre elinde tuttu ve sonra kâğıdını yırtarak ağzına attı. Şekeri yerken yüzünde bir tebessüm oluştu. Ardından da yıllar öncesine uzanan bir hikâye anlatmaya başladı.
“Ben Sındırgı’nın bir köyünde büyüdüm” dedi.
Köyümüzde bakkal yoktu. Elektrik yoktu. Evlerde musluklardan akan su yoktu. Hatta o yıllarda YSE çeşmesi bile yoktu. Bugünkü gençlere anlatınca inanmakta zorlanıyorlar ama gerçekten yoktu. Hayatımız tamamen imkânsızlıklar içinde geçiyordu.
Babam ihtiyaçlarımızı almak için Sındırgı’ya giderdi. Bu yolculuk bazen yürüyerek, bazen de eşekle yapılırdı. Eğer alınacak yük fazlaysa eşeği kullanırdı. Sabah erkenden çıkar, akşama doğru dönerdi. O zamanlar ne herkesin arabası vardı ne de köylere ulaşım sağlayan araçlar.
Şimdi markete gitmek için birkaç dakika yeterli oluyor. Bir şey eksik olursa telefondan sipariş veriliyor. O günlerde ise bir kilo şeker, bir paket küçük kutu çay, birkaç temel ihtiyaç maddesi almak bile başlı başına bir olaydı.
Ben çocukluğumda ne kâğıtlı şeker yedim ne nane şekeri ne de akide şekeri. Bu şekerleri sadece büyüklerimizden duyardık. Onlar anlatır, biz merak ederdik. Nasıl bir tadı vardı, nasıl görünürdü bilmezdik.
Ben ise babamın çay için aldığı toz şekerleri gizlice yerdim. Onları kâğıtlı şeker yerine koyardım. Sonuçta o da şekerdi. Çocuk aklımla aradaki farkı anlayamazdım. Bir avuç toz şekeri ağzıma attığımda kendimi şeker yemiş sayardım.
Babam bazen durumu fark ederdi.
“Oğlum, yine mi şeker yedin? Çaya katacak şeker kalmayacak” derdi.
O zamanlar bu sözlere üzülürdüm ama bugün düşünüyorum da babam haklıymış. Çünkü evdeki her şey hesaplı kullanılırdı.
Köyümüzde kahve de yoktu. İnsanlar bir araya gelmek istediklerinde cami odasında, evlerde ya da köy meydanında buluşurdu. Suyu ise ilkokulun önündeki kuyulardan çekerdik. Genellikle bu işi kadınlar yapardı. Ellerinde bakır veya plastik kaplarla kuyuların başına gelirlerdi.
Yan yana iki kuyu vardı. Birinin suyu içme suyu, diğerinin suyu kullanma suyu olarak bilinirdi. Aradan bunca yıl geçti, hâlâ düşünürüm. Yan yana duran iki kuyunun suyunun nasıl ayrıldığını, insanların bunu neye göre içme suyu ve kullanma suyu olarak belirlediğini tam olarak şu an bile anlayabilmiş değilim.
İlkokulu köyde, birleştirilmiş sınıfta okudum. Şimdiki gibi her sınıfın ayrı öğretmeni yoktu. Bir öğretmen aynı anda tüm sınıflara ders verirdi. Ablam beşinci sınıftaydı, ben üçüncü sınıfta, kardeşim ise birinci sınıftaydı. Hepimiz aynı sınıfta eğitim görürdük.
Bugünün çocukları bunu duyunca şaşırıyor. Oysa bizim için çok normaldi. Tahtanın bir tarafında birinci sınıflar okuma yazma öğrenirken, diğer tarafta dördüncü ve beşinci sınıflar matematik problemi çözerdi.
Ben kâğıtlı şekeri ilk kez askerde gördüm. Askerliğe gidene kadar köyden dışarı doğru dürüst çıkmamıştım. Sadece bir kez hastalandığımda babamın beni Sındırgı’ya götürdüğünü hatırlıyorum.
Askere gitmek de başlı başına bir maceraydı.
Maddi durumumuz iyi değildi. Askerlik Şubesi’ne gidip durumumu anlattım. Görevli memur bana, “Merak etme, seni ücretsiz göndeririz” dedi.
Gerçekten de gönderdiler.
Sivas’a gitmek için askerî araçlarla yola çıktım. Önce Hatay’a, ardından Erzurum’a, oradan da başka bir araçla Sivas’a ulaştım.
Balıkesir’in Sındırgı ilçesinden Sivas’a ulaşmam tam altı gün sürdü. Yol boyunca askeriyelerde kaldım. Oralarda yemek yedim, oralarda uyudum. Benimle birlikte farklı illerden gelen dört kişi daha vardı. Hepimiz aynı kaderi paylaşan gençlerdik.
Askerde ilk kez gördüğüm birçok şey oldu. Kâğıtlı şeker de bunlardan biriydi. Belki başkaları için sıradan bir şeydi ama benim için çocukluk hayallerimden biriydi.
Bugün ise hayat çok farklı.
Şekerci Orhan’a gidip bayram için çeşit çeşit şeker alabiliyorum. Kâğıtlısı da var, akidesi de var, çikolatalısı da var. Gelen misafirlere ikram ediyorum. Ama ne zaman o şekerlere baksam çocukluğum aklıma geliyor.
Bir zamanlar ulaşamadığımız şeylerin bugün elimizin altında olması elbette güzel. Ancak bazen bolluk içinde yaşarken bazı değerleri de kaybettiğimizi düşünüyorum.
Şimdiki gençler yokluğu bilmiyor. Bilmemeleri de aslında güzel bir şey. Hiç kimse yokluk yaşasın istemeyiz. Ama yokluğu bilmeyince varlığın kıymeti de tam anlaşılamıyor.
Bazen çocuklarıma ve torunlarıma bu yaşadıklarımı anlatıyorum. Dinliyorlar ama bizim hissettiklerimizi hissedebilmeleri kolay değil. Çünkü onlar farklı bir dönemin çocukları.
Biz bir şekeri paylaşarak büyüdük. Bir çift ayakkabıyı yıllarca giydik. Bayramlıklarımızı özenle koruduk. Bir oyuncağın, bir kitabın, hatta bir kalemin bile değeri vardı.
Bugün ise birçok şey kolayca elde ediliyor ve aynı kolaylıkla tüketiliyor.
Biz zamanında çok yokluk gördük. Hem de çok. Yoklukla yoksulluk aynı evde yaşardı. Ama bütün bunlara rağmen insanlar birbirine daha sıkı bağlıydı. Komşuluk vardı, dayanışma vardı, paylaşmak vardı.
Belki paramız yoktu ama gönlümüz zengindi.
Bugün dönüp geriye baktığımda yokluğu özlemiyorum. Elektriksiz günleri, susuz hayatı, zorlu şartları kimseye tavsiye etmem. Ancak o yılların bize öğrettiği kanaatkârlığı, sabrı ve sahip olduklarının değerini bilmeyi özlüyorum.
Çünkü insanın karakterini bazen yaşadığı zorluklar şekillendirir.
Bugünün gençlerine söyleyebileceğim tek şey şudur:
Yokluğu yaşamanıza gerek yok. Ama yokluk yaşamış insanların anlattıklarını dinleyin. Çünkü geçmişini unutan toplumlar, sahip olduklarının değerini de zamanla unuturlar.





