24 SAAT

 

 

24 saat… Kulağa ne kadar sıradan geliyor. Oysa Dünya’nın dönüşü ile şekillenen bu döngü, fark etmeden hayatımızın sınırlarını çiziyor. Bir gün dediğimiz şey; umutlarımızı, telaşlarımızı, pişmanlıklarımızı ve hayallerimizi içinde taşıyan görünmez bir zaman dilimi aslında.

Zamanın kendisi mi hızlı, yoksa biz mi yetişemiyoruz?

Sabah başlarken uzun gibi görünen saatler, akşam olduğunda nereye kayboluyor? Belki de cevap saatlerde değil, bizde saklı. Çünkü zaman ölçülür ama hissedilen şey, yaşadıklarımızın ağırlığıdır.

İçinde bulunduğumuz Evren ise bu soruları daha da derinleştirir. Milyarlarca galaksi, sayısız yıldız ve onların arasında sessizce dönen küçük bir gezegen: Dünya. Bize kocaman gelen bu yer, büyük bir kudretin eseri değil de nedir?

Doğa, fizik yasaları ile kusursuz bir düzen içinde işliyor gibi görünür. Ancak bu düzenin arkasında inananlar için daha büyük bir anlam vardır: Her şey bir irade ile var edilmiştir. Güneşin her sabah doğması, gecenin vakti gelince çökmesi, mevsimlerin hiç şaşmadan dönmesi… Bunlar sadece bir sistem değil, aynı zamanda bir hatırlatmadır.

Bir kelebek düşünün. Kimi türleri için yaşam sadece birkaç gün, hatta saatler… Ama o kısa sürede bile kusursuz bir ahenk taşır. Biz ise yıllar boyunca yaşıyoruz; fakat çoğu zaman bir günü bile fark etmeden tüketiyoruz. Belki mesele sürenin uzunluğu değil, bize verilen ömrün ne kadarını fark ederek yaşadığımızdır.

İnsan bu düzenin dışında değildir. Aksine, bu düzenin içinde sorumluluğu olan tek varlıktır. Düşünmek, anlamak, şükretmek… Ve en önemlisi, kendisini var edene karşı görevlerini unutmamak. Çünkü her yeni gün, sadece bir zaman dilimi değil; aynı zamanda bir imkândır. İyiyi seçme, doğruyu yapma, kalbi temiz tutma imkânı…

Belki de asıl mesele şudur:

Zaman bize verilmiş bir ölçü değil, emanet edilmiş bir fırsattır.

Dünya küçük olabilir, evren sonsuz olabilir… Ama insanın kalbine yerleştirilen vicdan, ona yol gösterir. Ve o yol, sonunda hep aynı yere çıkar: Yaradana yönelmeye.

Her doğan gün, sessizce şu soruyu sorar:

Bugün sana verilen 24 saati, sana vereni hatırlayarak mı yaşadın?

 

-*-*-

 

Zaman ve özellikle “24 saat” temasına yakın, ünlü ve etkileyici sözler

 

Benjamin Franklin: “Zamanı boşa harcama, çünkü hayat ondan yapılmıştır.”

William Shakespeare: “Zaman, her şeyin en bilgesidir; çünkü her şeyi ortaya çıkarır.”

Albert Einstein: “Zaman görecelidir; hissettiğin şeye göre değişir.”

Seneca: “Hayat kısa değil, biz onu kısa yapıyoruz.”

Lev Tolstoy: “En güçlü savaşçılar zaman ve sabırdır.”

 

 

24 saat / gün vurgusuna yakın sözler:

 

Steve Jobs: “Zamanın sınırlı, başkasının hayatını yaşayarak harcama.”

 

Jim Rohn: “Hepimizin günde 24 saati var; farkı yaratan onu nasıl kullandığımızdır.”

 

Denis Waitley: “Zaman, eşit dağıtılmış tek kaynaktır; herkesin günde 24 saati vardır.”

Johann Wolfgang von Goethe: “Zaman, en değerli şeydir; çünkü geri gelmez.”

 

-*-*-*-

 

Kuva-yi Milliye Şehri Balıkesir

 

Balıkesir’in hikayesi, sıradan bir Anadolu anlatısı değildir.

Bugün Şadırvan’ın gölgesinde oturan biri, başını kaldırıp etrafına baktığında ne görür? Beton, trafik, telaş… Peki ya hissettikleri? İşte asıl mesele burada başlıyor. Çünkü bu şehir bir zamanlar sadece yaşayanların değil, direnenlerin şehriydi.

1919’un o karanlık günlerinde, İzmir işgal edildiğinde Anadolu’nun üzerine çöken sessizlik, her yerde aynı ağırlıkla hissediliyordu. Ama Balıkesir o sessizliği kabul etmedi. Önce Okuma Yurdu, ardından Alaca Mescit… Mütevazı duvarların arasında alınan kararlar, bir milletin kaderini değiştirecek kadar büyüktü.

Henüz düzenli bir ordu yoktu. Henüz bir devlet refleksi yoktu. Ama irade vardı. Kararlılık vardı ve en önemlisi, boyun eğmeme vardı.

Balıkesir’in farkı tam olarak buydu. Sadece direnen bir şehir olmadı; düşünen, planlayan, örgütlenen bir merkez oldu. Beş ayrı kongre…

Sıradan bir detay gibi okunabilir ama değildir. Bu, Anadolu’nun kendi kendini ayağa kaldırma iradesinin en somut örneklerinden biridir. Bir anlamda bu şehir, sahadaki mücadelenin değil, zihindeki direnişin karargâhıydı.

Bugün ise aynı soruyu sormak gerekiyor… Bu miras ne kadar yaşıyor?

“Kuva-yi Milliye şehri” ifadesi, artık bir gurur cümlesi mi, yoksa alışılmış bir tekrar mı? Gençler bu hikâyeyi gerçekten biliyor mu, yoksa sadece resmi törenlerin içinde duyup geçiyor mu?

Kuva-yi Milliye Müzesi var… Ama yaşayan bir hafıza mı, yoksa ziyaret edilip çıkılan bir durak mı? Ben Balıkesir Lisesin de çalışırken dersine girdiğim tüm sınıfları bu müzeye götürürdüm.

Şimdilerde şehrin kimliği yavaş yavaş değişiyor. Yeni yollar, yeni yapılar, yeni alışkanlıklar… Bunlar kaçınılmaz. Ancak asıl tehlike, değişimin hafızayı silmesidir. Çünkü bir şehir geçmişini sadece anlatmaz; yaşatırsa anlamlı olur.

Balıkesir için mesele tam da burada düğümleniyor. Bu şehir ya kendi hikâyesini büyütecek ya da sıradanlaşacak.

Oysa bu topraklar sıradan değil.

Burası işgale “hayır” diyen atalarımızın şehri. Burası kendi kararını kendi verenlerin şehri. Burası, henüz devlet yokken devlet gibi davranan bir iradenin doğduğu yer. Burası bizim şehrimiz.

Belki de artık şu soruyu daha yüksek sesle sormanın zamanı geldi:

Balıkesir neyle anılmak istiyor?

Sadece zeytiniyle mi? Peyniriyle mi?

Yoksa hürriyet fikrinin Anadolu’daki ilk karargâhlarından biri olmasıyla mı?

Cevap aslında belli. Ama hatırlamak gerekiyor.

Çünkü unutulan her değer, biraz daha kaybolur ve kaybolan her hikâye, bir şehrin ruhundan eksilir.

Balıkesir’in ihtiyacı yeni binalar değil, güçlü bir hatırlayıştır. Kuva-yi Milliye ruhu yılda bir gün hatırlanacak bir anı değil; her gün hissedilecek bir kimliktir.

Aksi halde bir gün gelir, bu şehir kendi geçmişine yabancılaşır ve insan, en çok kendi hikâyesini unuttuğunda eksilir.

Giriş Yap

Balıkesir Birlik Gazetesi - Son Dakika , Güncel Haberler ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.