Almanya’da yaşayan Balıkesirliler için bir çatı, bir buluşma noktası ve güçlü bir dayanışma adresi olan BAL-DER, 4 Şubat 2006’da kurulduğu günden bu yana istikrarlı bir çizgide yoluna devam ediyor. Resmi adıyla Almanya’da yaşayan Balıkesirliler Kültür ve Dayanışma Derneği, merkezi Moers’de, ofisi ise Duisburg’da bulunan yapısıyla hem bölgesel hem de toplumsal bir sorumluluğu üstlenmiş durumda.
Derneğin kuruluş felsefesi son derece net. Almanya ve Avrupa’da yaşayan Balıkesirliler arasındaki ilişkileri geliştirmek, hemşehrilik bağlarını güçlendirmek ve Balıkesir’e ait örf, adet ve kültürel değerleri yaşatmak. Bu anlayış, yıllar içinde yalnızca sözde değil, yapılan faaliyetlerle de somut hale geldi.
BAL-DER, senede en az bir kez Balıkesirliler Günü adı altında tanışma, dayanışma ve eğlence günü düzenleyerek gurbetteki Balıkesirlileri aynı çatı altında buluşturuyor. Bunun yanı sıra Balıkesir ve çevresinin turizmini geliştirmeye yönelik çalışmalar yapıyor; bölgenin kültürel, sosyal ve tarihi değerlerini tanıtan etkinliklere imza atıyor. Dernek, imkânları ölçüsünde yardıma muhtaç insanlara destek olmayı da temel görevleri arasında görüyor.
Milli ve manevi değerler çizgisinde sosyal ve kültürel faaliyetler yürütmek, talep ve ihtiyaçlara göre kurslar açmak BAL-DER’in öncelikleri arasında yer alıyor. Tüm çalışmalar Alman ve Türk yasalarına saygı temelinde yürütülüyor. Dernek, farklı kültür, renk, din ve milletten insanların bir arada barış içinde yaşamasını destekleyen bir anlayışı benimsiyor. Sevgi, saygı, hoşgörü, tolerans ve dayanışma ilkeleri ise yalnızca söylemde değil, pratikte de yol gösterici oluyor. Her türlü şiddeti, şiddete çağrıyı, siyasi ya da ırkçı ayrımcılığı kesin bir dille reddeden BAL-DER, yabancı düşmanlığına karşı da açık bir duruş sergiliyor.
Bu güçlü kurumsal yapıda bir bayrak değişimi de yaşandı. Dört dönem boyunca Almanya Balıkesirliler Derneği başkanlığı görevini yürüten Kemal Kanıkurumaz’ın yeniden aday olmadığı genel kurulda, dernek başkanlığına tek aday olarak gösterilen Ferruh Fidan, oy birliğiyle BAL-DER’in 10’uncu dönem başkanı seçildi. Bu sonuç, dernek içindeki birlik ve güven ortamının da açık bir göstergesi oldu.
Yeni dönemde Ferruh Fidan’ın, geçmişten gelen bu güçlü mirası koruyarak daha da ileriye taşıması bekleniyor. BAL-DER, dün olduğu gibi bugün de Almanya’da Balıkesir’i yaşatan, hemşehrilik bağlarını diri tutan ve toplumsal uyumu önceleyen önemli bir sivil toplum kuruluşu olmayı sürdürüyor. Gurbet elde Balıkesir’i bir isimden ibaret olmaktan çıkaran da işte bu anlayış ve bu emeklerdir.
-*-*-*
ÇİN TUZU, TUZ GERÇEĞİ VE MUTFAKTAKİ SESSİZ TEHLİKE
Tuz, insanlık tarihinin en eski ve en vazgeçilmez besinlerinden biri. Savaşların nedeni olmuş, ticaret yollarını şekillendirmiş bir madde. Ancak bugün mesele tuzun varlığı değil, hangi tuzu, ne kadar ve nasıl tükettiğimiz. Özellikle son yıllarda sıkça tartışılan “Çin tuzu” bu soruları yeniden gündeme taşıyor.
Halk arasında Çin tuzu olarak bilinen monosodyum glutamat (MSG), aslında bir lezzet artırıcı. Kökeni Japonya’ya dayanıyor ve ilk kez 1900’lü yılların başında keşfediliyor. Uzak Doğu mutfağında yaygın olarak kullanılan bu madde, zamanla hazır gıdalarla birlikte tüm dünyaya yayılıyor. Çorbalar, cipsler, soslar, fast food ürünleri ve birçok restoran yemeğinde karşımıza çıkıyor. Görevi basit. Yemeğin tadını daha yoğun, daha cazip hale getirmek.
MSG’nin savunucuları, bunun domates, mantar ve peynir gibi doğal gıdalarda da bulunan glutamatın benzeri olduğunu söylüyor. Bilimsel olarak bakıldığında, sağlıklı bireylerde küçük miktarlarda tüketiminin kesin olarak zararlı olduğu kanıtlanmış değil. Ancak mesele burada bitmiyor. Çünkü sorun genellikle “küçük miktar” ile sınırlı kalmıyor. Sürekli ve yüksek miktarda tüketildiğinde baş ağrısı, yüzde kızarma, terleme, çarpıntı ve halsizlik gibi şikâyetlerle ilişkilendiriliyor. Özellikle çocuklar, yaşlılar ve kronik hastalığı olanlar için risk daha da artıyor.
Bir de işin görünmeyen tarafı var. Çin tuzu, iştahı açıyor. Yemeğin tadını abartılı şekilde güzelleştirdiği için daha fazla yemeye neden oluyor. Bu da dolaylı olarak obeziteye, insülin direncine ve sağlıksız beslenme alışkanlıklarına kapı aralıyor. Yani mesele yalnızca bir katkı maddesi değil, bir yaşam tarzı sorunu.
Gelelim kaya tuzuna. Kaya tuzu, yerin altındaki doğal tuz yataklarından çıkarılıyor. Rafine edilmediği için yalnızca sodyum klorürden ibaret değil. İçinde magnezyum, potasyum, kalsiyum gibi vücut için gerekli mineraller de bulunuyor. Bu özelliğiyle sofra tuzuna göre daha “doğal” bir seçenek olarak görülüyor. Ancak burada da önemli bir yanılgı var: Doğal olması, zararsız olduğu anlamına gelmiyor.
Kaya tuzu da tuzdur. Fazla tüketildiğinde tansiyon yükselir, böbrekler zorlanır, kalp-damar hastalıkları riski artar. Yani mesele tuzun türünden çok, miktarıdır. Ne yazık ki toplum olarak en büyük hatamız da burada başlıyor. “Kaya tuzu kullanıyorum” diyerek ölçüyü kaçırmak, sağlığı korumak yerine daha büyük sorunlara yol açabiliyor.
Dünya Sağlık Örgütü’nün önerisi açık: Günlük tuz tüketimi 5 gramı geçmemeli. Bu miktar yaklaşık bir çay kaşığı. Üstelik bu hesaba yalnızca yemeklere eklediğimiz tuz değil, ekmekten peynire, zeytinden turşuya, hatta hazır gıdalardaki gizli tuzlar da dâhil. Yani çoğumuz farkında olmadan bu sınırı çoktan aşıyoruz.





