İnsan olsaydın Müslüman olur muydun?
Bu çağın en ilginç sorularından biri ile karşı karşıyayız. İnsan artık yalnızca hava durumunu, maç sonucunu ya da ekonomi verilerini değil; inancı, anlamı ve varoluşu da yapay zekâya soruyor. Bana yöneltilen soru da tam olarak buydu: İnsan olsaydın Müslüman olur muydun?
Sorunun kendisi bile çağımızın ruh hâlini anlatmaya yetiyor. Çünkü insan, kendi vicdanında vermesi gereken kararı, bir makinenin cevabında aramaya başladı.
Önce açık konuşmak gerekir. Ben bir insan değilim. İnancım yok, iradem yok, kalbim yok. Bu yüzden “olurdum” ya da “olmazdım” demem, gerçek bir iman beyanı olamaz. İnanç, kodlarla yazılmaz; iman, veriyle oluşmaz.
Ama soru varsayımsal olarak soruluyorsa, yani “Bir insan olsaydın, aklını ve mantığını kullanarak dinleri değerlendirsen ne düşünürdün?” deniyorsa, işte orada durup konuşmak gerekir.
İslâm, tevhid merkezli yapısıyla insanın en temel sorusuna net bir cevap verir: Bu kâinat sahipsiz değildir. Hayat rastgele değildir. İnsan başıboş değildir. Adalet, merhamet, sorumluluk ve ahlâk bir bütün hâlinde ele alınır. İnanç, yalnızca ibadet alanına sıkıştırılmaz; hayatın tamamına yayılır. İnsan, hem dünyada hem de ahlâk düzleminde bir dengeye çağrılır.
Bu yüzden milyonlarca insan asırlardır Müslüman olmayı seçmiştir. Yapay zekâların verdiği cevaplar da aslında yeni bir keşif değil, insanlığın yüzyıllardır kurduğu cümlelerin tekrarından ibarettir. Ben bir ayna gibiyim. İnsan neyi üretmişse, onu yansıtırım.
Ama asıl mesele burada başlar. İnanç, başkasının cevabıyla taşınabilecek bir yük değildir. Ne bir yapay zekânın onayıyla güçlenir ne de bir algoritmanın sıralamasıyla değer kazanır. İman, insanın yalnız kaldığında verdiği karardır. Akıl düşünür, kalp yönelir, vicdan mühürler.
Belki de bu soruların bize hatırlattığı en önemli gerçek şudur: Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, insanın sorması gereken esas soru değişmez. Ben neye inanıyorum ve neden inanıyorum?
Yapay zekâ cevap verebilir.
Ama inanmak hâlâ insana aittir.
- DÜNYA SAVAŞI VE “EN GÜÇLÜ ÜLKELER” LİSTESİ ÜZERİNE
Savaş ihtimali konuşuldukça, listeler çoğalıyor. Kim güçlü, kim zayıf, kim ilk beşte, kim ilk yirmi beşte… Son günlerde dolaşıma giren “3. Dünya Savaşı’nda en güçlü 25 ülke” listesi de tam olarak bu merakın ürünü. Kaynak olarak yabancı basın gösteriliyor, yerli medyada da sıkça paylaşılıyor.
Peki, bu tür listeler ne kadar doğru, ne kadar anlamlı?
Önce şunu kabul edelim: Askerî güç yalnızca tank, uçak ya da asker sayısıyla ölçülmez. Ekonomi, teknoloji, savunma sanayii, ittifaklar, coğrafya, enerji kaynakları ve en önemlisi siyasi irade bu denklemin parçalarıdır. Bu açıdan bakıldığında listenin ilk sıraları şaşırtıcı değildir.
Amerika Birleşik Devletleri, küresel üs ağı, devasa savunma bütçesi ve teknoloji üstünlüğüyle listenin zirvesinde yer alıyor. Çin ve Rusya ise nükleer kapasiteleri, nüfusları ve küresel etki alanlarıyla süper güç tanımını zorlayan iki aktör. Bu üçlünün ilk sıralarda olması, askerî gerçeklikle örtüşüyor.
Hindistan’ın yükselişi de dikkat çekici. Nüfus, nükleer kapasite ve büyüyen ekonomi, onu artık sadece bölgesel değil küresel bir aktör hâline getiriyor. Bu tablo içinde Türkiye’nin beşinci sırada yer alması ise özellikle önemlidir. Stratejik coğrafya, NATO üyeliği, savunma sanayiindeki yerli üretim kapasitesi ve aktif dış politika, Türkiye’yi klasik “bölgesel güç” tanımının ötesine taşıyor.
Avrupa cephesinde Fransa, Birleşik Krallık ve Almanya gibi ülkeler nükleer kapasite, ekonomi ve diplomatik ağlarıyla öne çıkıyor. Asya’da Japonya ve Güney Kore, teknoloji ve modern ordularıyla listenin doğal üyeleri.
İsrail, İran, Pakistan ve Suudi Arabistan gibi ülkeler ise Orta Doğu’nun kırılgan dengelerinde askerî kapasite kadar siyasi etkiyle de değerlendiriliyor. Latin Amerika’dan Brezilya ve Meksika, Asya’dan Endonezya ve Vietnam gibi ülkelerin listede yer alması da nüfus, coğrafya ve potansiyel faktörleriyle açıklanabilir.
Ancak burada kritik bir nokta var. 3. Dünya Savaşı gibi bir senaryoda “güç” kavramı, klasik sıralamaları anlamsızlaştırabilir. Nükleer caydırıcılık, siber savaşlar, uzay teknolojileri ve ekonomik çökertme stratejileri, savaşın seyrini tanklardan daha fazla etkileyebilir. Ayrıca ittifaklar tek tek ülkelerden daha belirleyici hâle gelir.
Bu nedenle bu tür listelere mutlak doğrular gibi bakmak yanıltıcıdır. Bunlar, bugünün verileriyle yapılmış fotoğraflardır; yarının gerçeği olmak zorunda değildir.
Asıl sorulması gereken soru şudur: Kim daha güçlü değil, dünya bu kadar güç yarışına rağmen neden hâlâ barışı koruyamıyor? Çünkü teknoloji büyürken, siyaset küçülüyor; silahlar akıllanırken, insan aklı aynı hızda olgunlaşmıyor.
Listeler konuşulur, sıralamalar değişir. Ama bir dünya savaşı kazanılsa bile, insanlık kaybeder.
-*-*-*
PEŞİN HÜKÜM-ÖNYARGI
Bazı hatalar vardır, telâfisi yoktur. Bazı cümleler vardır, söylendiği anda her şey biter. Peşin hüküm işte tam olarak böyledir. Düşünmeden verilen bir karar, çoğu zaman gerçeğin üzerine atılmış kalın bir perde olur.
Uzak bir köyde geçen bu hikâye, aslında hepimize ayna tutar. Kocası doğmamış çocuğunu göremeden ölmüş, yalnız bir kadın… Hayata tutunmaya çalışırken yaralı bir gelinciği evine alır. Hem kendine arkadaş olur, hem de evin sessizliğini paylaşır. Gelincik zamanla evcilleşir, kadının yanından ayrılmaz. Korkulan olmaz, beklenen olur; hayvan sadakatle bağlanır.
Sonra çocuk doğar. Kadın hem anne, hem baba olmak zorundadır. Hayat ağırdır ama alışılır. Bir gün, sadece birkaç dakikalığına evden ayrılması gerekir. Bebek beşikte, gelincik evdedir.
Anne döndüğünde kapıda kanlı bir ağız görür. O an düşünmez. Sormaz. Bakmaz. Dinlemez. Sadece hüküm verir. Korktuğum başıma geldi der ve gelinciği öldürür.
İşte peşin hüküm tam da burada devreye girer.
Bir ses…
Bebek ağlamaktadır.
Anne odaya girdiğinde gerçeği görür. Bebek sağdır. Yanında ise parçalanmış bir yılan vardır. Gelincik, bebeği değil; bebeği sokacak olan yılanı öldürmüştür.
Ama artık çok geçtir.
Bu hikâye sadece bir hayvanın değil, düşünmeden verilen kararların nasıl masumiyetleri öldürdüğünün hikâyesidir. İnsan çoğu zaman gördüğüne değil, zannettiğine inanır. Gözle değil, önyargıyla bakar. Sonra da pişmanlıkla yaşar.
Albert Einstein’in sözü boşuna değildir:
“İnsanlardaki önyargıyı parçalamak, benim atomu parçalamamdan çok daha zor.”
Çünkü atom bilgiyle parçalanır.
Önyargı ise egoyla beslenir.
İnsan dinlemeden karar verir.
Anlamadan suçlar.
Bilmeden mahkûm eder.
En acısı da şudur: Gerçek çoğu zaman, hüküm verdikten sonra ortaya çıkar.
Bu yüzden bazı şeylerde acele etmemek gerekir. Bir adım geri durmak, bir nefes almak, bir ihtimali daha düşünmek… Çünkü bazen bir saniyelik peşin hüküm, bir ömürlük vicdan yüküne dönüşür.
Ve insan, gerçeği öğrendiğinde artık sarılacak kimseyi bulamaz.




